Dosya Ar-Ge 03 KASIM 2014 / 09:01

Ar-Ge dediğimizde ne anlıyoruz? Yeme de yanında yat mı?!

Eğitim, bilgi, araştırma, geliştirme, yenileşim (inovasyon), üretme, ürettiğini pazarlama, sürdürülebilirlik ve hayal gücü. Bütün bunları hayata geçirecek olan strateji ve yön bulma kabiliyeti. İşte ülkemizi bir Ar-Ge ülkesi haline getirip, onu evrensel rekabet ligine taşıyacak unsurlar...

Bunu yapanl ülkeler tabii ki var. Bilindiği gibi Ar-Ge liginde ABD ilk sırada ama liderliğine en büyük katkıyı sağlayan 5-6 üniversite. Gelecek yıllarda bu tablonun değişimine şahit olacağız. Ar-Ge ve inovasyon alanına gecikmeyle giren, politika ve beyin gücü harcamaya başlayan Çin, Japonya, Almanya ve Güney Kore hatta Singapur hızla etkinliğini artırıyor. Günümüz itibariyle Ar-Ge yatırımı yapan şirketlerin yüzde 40’a yakını ABD, yüzde 30 AB şirketleri, yaklaşık yüzde 22’si Japonya’dan. Geri kalan ise diğer ülkeler tarafından paylaşılıyor. Diğer ülkelerden biri olarak ilk 30’da 22.’yiz. Şirketler arasında henüz değerlendirmeye girecek bir Türk şirketi henüz yok. Hatta aday bile yok. Türkiye’deki Ar-Ge harcamaları bir önceki yıla göre  yüzde 6,5’lik bir artış göstermesine rağmen (2008 yılı ile 2012 arasında sadece yüzde 20 artış olmuş), yüzde 0.92’lik yıllık Ar-Ge harcaması ile (bk.GERD ve Eurostat raporları) OECD ülkeleri arasında son sıralarda yer alıyoruz. Sayın Cahit Kılıç “Bir nebze sen ol” şiirinde der ki; Kalk ki; bu yer değil senin yerin....

Bunun için, öncelikle  geçmişin tabularını yıkmak gerekiyor. Örneğin, TÜBİTAK’ın akademik, bilimsel tahtı aslına bakarsanız ilk ele alınması gereken husus.  Çağa uyumu ve sadece kendi işini yapması gerekiyor. Özel sektörü fonlayan bir yapıdan çok, kendi yapısında ‘radikal’ bir takım değişiklikler yapması lazım. TÜBİTAK’a kutsal bir sıfat yüklemektense, onu bir ‘Ar-Ge markası’ olarak konumlandırmak, politikadan uzak tutmak gerekiyor. Bu çözümlerden biri olabilir. Başka bir çözüm ise şaka sanılabilir ama, dünyada bizden başka hiç bir ülkede böyle bir ‘yapı’ yok.  Elde ettiğimiz sonuçlardan da belli zaten. Ne bir markamız, ne önemli bir buluşumuz, ne inovatif bir ürünümüz  var. Öyleyse böyle bir yapıyı devlet neden sırtında taşıyor, anlamak güçleşiyor.

Teknokent’lere baktığımızda her tür devlet desteği alan ama denetimden uzak en ufak bir katkı sağlamayan kurumlar görüyoruz. Bırakın ülkeye katkısını ve getirdiği yükü, kampüsü içinde bulunduğu üniversitelere kira dışında en ufak katkıları bile yok. Yabancı yatırımcı gelmiş Türkiye’deki Ar-Ge teşviklerini almak için firmasını Teknokent’e yerleştirmiş  lakin yaptığı Ar-Ge çalışması sıfır. Sadece maliyetlerini aşağıya çekmek için Ar-Ge merkezi kuran firmalar var. Ve...üstüne üstlük denetlenmiyorlar. Denetlenseler, devletten  aldıkları karşılığında ne verdikleri  -daha doğrusu vermedikleri- ortaya çıkacaktır. Üniversite yönetimleri zorlarsa bir kaç akademisyenden destek alıyormuş gibi yapıyorlar. Çağa uygun olmayan devlet yapısının bulaşıcı hastalığı buralara bulaşmış gibi. Hele hele 2023 Türkiye’si dünyanın en büyük 10.ekonomisinden biri olacaksa, ne bu TÜBİTAK ile, ne de bu Teknokent’lerle olmaz, olamaz, olmamalı. Ar-Ge’den çok, bilimden çok, başka hesabın kitabın hüküm sürdüğü yerleri  kastediyorum burada. Bilim ve inovasyon merkezlerinden değil, çay-kahve içilen, plaza mantığının yerleşmiş olduğu dinlenme tesislerinden bahsediyorum. İnsanın aklına CERN, NASA, LivingLab (şükür biz de de Başakşehir’de kuruldu) örnekleri geliyor.

Girişimcileri, evrensel görüşe sahip olan insanları, gençleri ve şirketleri kalkındırmalıyız. Özel sektör evrensel rekabete oynamıyorsa, oynayamıyorsa dönüp yaptıklarımıza ve yapamadıklarımıza bakmamız gerekiyor. Çünkü bunca hiçlik arasından elbet bir ‘var’ çıkması beklenmemeli. Kuyruklu günlerden kalan dayatmacı zihniyetin şekil değiştirmiş temsilcileri olan bu yapılar bizi asla 2023’e taşıyamaz. Ancak, teknolojiyi, bilgiyi arayıp bulma, bunu dağıtma ve hayata ‘işler’ şekilde sokmak bizi bu vizyonun bir parçası yapar. Yoksa TÜBİTAK bilim politikasını üreten ‘devlet bilimcisi’, teknoket ‘imkan talancısı’ olur çıkar, böyle olunca biz de 2023’e tombala oynayarak gireriz! Ancak, yazanların umutsuz olmaya hakkı yoktur. Umutsuzluk haksızlıktır. Geleceğe umutla bakmaya devam...

 
ETİKETLER : 994