Bilişim Dünyası 16 EYLÜL 2013 / 08:21

Tepeden tırnağa sosyal medyadayız

İş hayatından Gezi Parkı eylemleri gibi toplumsal tepkilere, her şeyin temeli artık internet ve temelinde de sosyal medya. X’i, Y’si, Z’si fark etmez, her nesil bu gerçeği kabullenmek, buna uygun pozisyon almak, buna uygun politikalar geliştirmek zorunda. Örneğin yaklaşan seçim döneminde çok para ile ortalığı parti bayrakları ile donatmak yerine, daha mütevazi bir bütçeyle sosyal medyada etkili çalışmalar yapılsa fena mı olur?

İnternet üzerinde çalışmalarına hiç ara vermeyen bir isim Ali Rıza Babaoğlan. Bu alandaki değişimleri, gelişen dinamikleri çok iyi bir biçimde izliyor. Bilgisayar mühendisi olan Babaoğlan, mezun olduktan sonra internet üzerinde çalışmalarına hız vermiş. “2008 yılında mezun olduğumda, Facebook bu kadar tanınmıyordu” diye o günleri hatırlayan Babaoğlan, kariyerinde ilk adımı TÜBİTAK’ta atmış. Sonrasında IBM ve SAP’de görev yapmış. Öğrencilik günlerinde Microsoft’ta da çalıştığını ekleyen Babaoğlan, son 1 yılı ise aldığı bir teklifle İrlanda’da, LinkedIn’de geçirdiğini belirtiyor. 25 Ağustos 2013 tarihi itibariyle Babaoğlan’ın LinkedIn’deki misyonu tamamlandı, ama onun LinkedIn’de çalışması sosyal medyanın nasıl verimli kullanılabileceğinin en doğru örneklerinden biri. Detaylar ise bu örneği tekrarlamak isteyenler için rehber niteliğinde:

n LinkedIn neden sizi seçti?
Bir alışveriş merkezindeyken aldığım ‘Aradığımız kriterlere uygunsunuz’ içerikli bir SMS, sürecin başlamasını sağladı. Arka planının nasıl olduğunu daha sonra anladım. İnternet sektörünü bilen, internet girişimi yapmış, kamuda ve özel sektörde satışı bilen birini arıyorlardı. Yanlış hatırlamıyorsam 9 aday vardı ve farklı iş görüşmelerinin ardından beni tercih ettiler. İrlanda’da işe başladığımda orada sadece 1 kişiydik ve o arkadaşımız da LinkedIn’in Türkçeleştirilmesinden sorumluydu. Sonrasında bir ekip oluşturulmaya başlandı. Halen orada, Türkiye ile ilgilenen 7 kişilik ekip var. Bunun dışında 3 kişi de ABD’de San Fransisko’da. Böylece orada Türkiye’ye kurumsal satışı yapının Türkçeleştirilmesi, ürünün Türkçe desteği gibi hizmetleri sunan yapıyı kurduk, Türkiye’de 60’tan fazla kurumsal müşteriye ulaştık.

n İnsan kaynakları (İK) yönetimi nasıl bir değişim sergiliyor?
İK alanında yeni nesil çalışanları bulmak için dev şirketler LinkedIn çözümlerini kullanıyorlar. Çünkü iş arama şekilleri çok değişti. İnsanlar kariyer sitelerine doldurdukları CV’lerden değil, internette bıraktıkları izlerden bulunmak istiyorlar. LinkedIn işte burada küresel bir çözüm ve ‘Şirketinize en uygun olabilecek kişileri, bizim çözümlerimiz üzerinden kolayca bulabilirsiniz’ diyor. Ben bu yapıyı öğrendikten sonra beni de nasıl bulduklarını anladım. LinkedIn’de bıraktığınız her bilgi, doldurduğunuz her boşluk, arka planda arama sonucu yaratıyor, profilinizde bıraktığınız her bilgi bu işe yarıyor. Bunun sonucunda şirket size bir iş teklifi gönderebiliyor. Sosyal bağlantı (social engagement) dediğimiz bir olgu var. Kişinin CV gönderip iş aramasından ziyade, işverenin kendi kriterlerine uygun çalışan araması üzerine kurulu ve LinkedIn de işte burada çözüm sunuyor. Türkiye’de 60’tan fazla kurumsal müşteride bunu sağladık. ‘Size en uygun kişiyi yine siz bilirsiniz’ diyoruz. Bu felsefe ışığında onlar bir eleman araması yapıyor.

Kurumsal Linkedin büyüyecek
n Türk şirketleri bu anlayışı ne oranda benimsedi?
Türkiye’de bu anlayış yaygınlaşmaya başladı. Türkiye’de iki önemli etkinlik yaptık. Hem LinkedIn’i anlattık hem yeni nesil iş arama yöntemlerini ele aldık. Çünkü rakibin ve rekabetin çok yoğun olduğu bir pazar var. LinkedIn’in çözümü ise rekabette ayrışma sağlıyor. Yani kendi markanızı internet üzerinde nasıl gösteriyorsanız, bunlar yeni nesil istihdam anlayışına da yansıyor.

n Ya Facebook’suz yapamayan bireylerin LinkedIn ilgisi ne seviyede?
LinkedIn’de şu anda 2 milyondan fazla aktif Türk kullanıcı var. Facebook ve Twitter’ın gerisinde, ama LinkedIn’in zaten hedefi bu değil. LinkedIn’de 640 milyon kullanıcı hedefi var, ‘Bu bana yeter’ diyor, ki Facebook da 1,2 milyarı geçti. LinkedIn’in şu anda kullanıcı sayısı küresel bazda 200 milyon seviyesinde. Bunun yüzde 1’i de Türkiye’de. Bu arada, bu aynı zamanda bir eğilim. Çünkü geçen 4-5 yılla kıyasladığımızda, Facebook üye sayısı düşüyor, Twitter daha aktif hale geliyor. Bir tarafta da Instagram öne çıkıyor. Bu arada LinkedIn’in bu yapıda temel farkı bir sosyal ağ değil, iş odaklı uygulama olması. LinkedIn’in hitap ettiği kitle de tabana inmeye başlıyor. Çünkü istihdam pazarında artan rekabette bir adım öne çıkmak için LinkedIn profili farklılaşma noktası. Herkesin bilmemesi ve kullanmaması nedeniyle bir avantajı var.

Sonuçta Facebook gibi doluluk ve doygunluk noktasında değil. Dolayısıyla burada yapacağınız her aktivite sizi bir adım daha öne çıkartacak. Zamanla LinkedIn de tabana yayılacak, bu kaçınılmaz.
Ama bir tarafta LinkedIn kurumsal tarafında da aktifiz. 60’ı aşkın Türk şirketi işe alımlarını buradan yapıyor ve bu rakam zamanla artacak. Birçok kurum, çalışanlarından LinkedIn profili açmasını istemeye başladı. Çalışanın LinkedIn’de olması şirketin imajına katkı sağlıyor. Bu bir ‘yeni nesil işe alım yöntemi’ olduğu için yarattığı fırsatları gören şirketler giderek artacak.

n Bireyler ve kurumlar bu yönde birbirini motive mi ediyor?
Sosyal medya sayesinde ‘sayısal marka’ kavramı hayatımıza girdi. Eleman arayan bir bankanın örneğin teknolojiye ayak uyduran kimliği, çalışanına da olumlu yansır ve gençler de bu beklentiyle, yani markanın gelişiminin kendi kariyer gelişimine de olumlu etkisi olacağı beklentisi ile başvuru yapıyor. Çünkü insanların kariyer algısı değişti.

Sayısal vatandaşı tanımadan geçmeyin
n Nasıl bir değişim bu?
Aylık maaş veya yıllık izinden fazlası var artık. Markanın prestiji, çalışanın da prestiji demek. Gençler çalıştıkları yerlere bu gözle bakıyor. Bu kuşağın maaş ve iş dışındaki unsurlarla da tatmin olması önemli. Bir beklenti de, yapılan işin sayısal ortamda görünmesi. Buna ‘sayısal vatandaş’ diyoruz ve doğuştan sayısal oldukları için bu kavramın artık çok önündeler. LinkedIn de buna uygun bir ortam sağlıyor. Şirketlerin kendilerini sosyal medyada temsil etmek için en uygun alanları burası. Facebook’taki bilgi kirliliği ve karmaşa karşısında LinkedIn, kurumlara daha doğru ve odaklı reklam imkanı sunuyor. Büyüme eğilimi, bu gerçek ışığında güçlenerek sürecek. Bu yapıya ilk giren markalar ve bireyler de en avantajlı kesim olacak. Misal, benim 2009 yılından sonraki tüm işlerimi, IBM, SAP ve LinkedIn’deki iş fırsatlarına yine LinkedIn’den bana gelen tekliflerle ulaştım.

n ‘Sayısal vatandaşlık’ nedir? ABD’de Occupy, Türkiye’de Gezi olayları bu algıyı nasıl geliştirdi?
Bu aslında 2009’dan beri üzerinde çalıştığım bir kavram ve bu noktaya geleceğimizi de o zamandan beri söylüyorum. 2010 yılında Cumhurbaşkanlığı Kurumsal İletişim Başkanı Kemal İlter ile bir TV programına katılmış, devlet yönetimi ve sosyal medyayı ele almıştık. Sayısal vatandaşlık demek, artık haberleri TV ekranı yerine telefon ekranından takip eden insan demek. Gençler artık fazla TV izlemiyor. Baktıkları ekran, ya tablet ya da telefon ekranı. TV ekranında kontrol kanalda, tek yönlü bir iletişim var. Ama yeni nesil ekranlarda kontrol, bunu kullanan kişide. Yeni nesil daha sabırsız ve bilgiye kendi mobil cihazından ulaşıyor. Böylece vatandaşlığı sayısala taşıyoruz. İnsanlar Gezi sürecinde gördü ki sosyal medya normal hayatınızın aslında devamı, normal hayattaki bireyle sosyal hayattaki birey arasında fark yok.

n Yani iki yapıda bir yakınsama mı var?
Eskiden sosyal medyada, MSN’de takma isimler kullanılırdı. Ama şimdi herkes gerçek ismiyle bu platformlarda var ve adresini, cep numarasını paylaşmakta sakınca görmüyor. Çünkü eskiden ‘internet bizim olmayan bir yapı, onu normal hayatınızdan ayrı tutun’ mantığı vardı. Ama günümüzde internet sanal dünya olmaktan çıkıp gerçek dünya olmaya, böylece insanlar orada gerçek kimlikleriyle durmaya başladı. Y ve Z kuşağı bu değişimi çok iyi kullanıyor. Bir tarafta da, oyunun kurallarını bilmeyen, benim ‘sayısal göçmen’ adını verdiğim X kuşağı var. Onların süreç içinde öğrenmeleri gerekiyor ve yeterince hızlı olamayabiliyorlar.

Gezi parkı sürecinin öğrettikleri…
n Buradaki insanların politikacılara, siyasi hayata etkisi nasıl?
Sayısal vatandaşlar, dünyayı oradan takip ettikleri için algıları da orada oluşuyor. Kişi bir haberi TV’den önce internette öğreniyor. Tüm bu kişiler birer seçmen ve benim babamın oy verme kriteri ile kardeşimin oy verme kriteri birbirinden taban tabana farklı. Eskiden Ulusa Sesleniş konuşmaları ve ailevi oy verme gelenekleri belirleyiciyken, bugün genç bir insan için bir partilinin attığı Twitter mesajı, Facebook’ta paylaştığı fotoğraf karar noktası. Bir politikacı ile ilgili olumlu veya olumsuz yargı anında oluşabiliyor. Gezi sürecinde bunu gördük. Çünkü algı oluşturma süreci de hızlandı. Bu nedenle ‘iyi politikacı iyi Tweet’ atmalı. Konu artık ‘halka konuşma yapmak’ değil. Sosyal alanda doğru mesajlar verebilmeleri, halkın nabzını iyi tutabilmeleri gerek. Gezi eylemleri başladığında CNNTürk’te Şirin Payzın beni bir programa davet etmişti ve sosyal dünyada neler olup bittiğini anlamaya çalışmıştık. Orada da belirttiğim gibi, bu küreselde yeni bir olay değil. Her şey Arap Baharı’yla başladı, sonra Occupy Wall Street yaşandı ve bunu Gezi Parkı süreci izledi. 2009 yılından beri tüm bu süreçleri izliyorum ve programda da belirttiğim gibi, olayların birinci yılına, yani 31 Mayıs’a çok dikkat etmek gerek. Bu konuda Meltem Banko ile birlikte, internet üzerinden ücretsiz edinilebilen bir kitap da yayınladık. www.geziparkikitabi.com linkinden ‘Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaşın Etkisi’ kitabını indirebilirsiniz. Dünyadaki diğer örnekler incelendiğinde, birinci yılda yüzde 60 oranında farklı olaylar olabiliyor. Örneğin Mısır’da ilk yılda askeri darbe oldu. Kitap 1 Temmuz’da yayınlandı ve 1 Haziran-1 Temmuz arasındaki tüm platformların analizi, olup bitenler ve bunların Occupy eylemleri, Arap Baharı ile kıyaslanmasını içeriyor. İlk haftasında 35 bin indirim oldu ve ilerleyen süreçte de ilgi yoğun oldu, kaynak olarak kullanıldı. İktidar partisi ve ana muhalefet partisi beni çağırdı, onlarla görüştüm.

n Gündemi sayısal vatandaşlık ekseninde okuyabilmek nasıl bir öneme sahip?
Sayısal vatandaşlık kavramında sayısal dünya ile barışır, orayı dikkatli biçimde analiz edebilirseniz, olabilecekleri de anlarsınız. Sayısal dünyanın en büyük avantajı bu. O insanlar internette yaptıkları her işle bir imza bırakıyorlar. Bu izleri okuyabilme yeteneğiniz varsa, olabilecekleri de tahmin edersiniz. Sayısal vatandaşlık kavramını herkesin iyi anlaması gerek. Vergi veren, sizden hizmet bekleyen kesim artık çok değişti. Benim kardeşimin dünyası ile babamın dünyası birbirinden çok farklı. Politikacılar bunu anladıktan sonra, işin en zorlu tarafı başlıyor: İlk adımı atan olabilme cesareti bu dünyada başarının sırrı. Geleneksel kültürümüzde ‘önce başkası yapsın, ben göreyim’ mantığı vardır. Ama internette durum böyle değil ve ilk yapan kaymağını yiyor. İnternetin bir mercek etkisi vardır, 1 olanı 10 gösterebilir. Misal, internet olmasaydı Gezi Parkı olayları bu kadar büyüyemezdi. Çünkü internette insanların mesajlarla birbirini etkileme, bu etkilemelerin hızlı yayılma gücü var. Olumlu ve olumsuz anlamda internetin her konuda bu büyütme etkisi var. Bu nedenle internet odaklı bir stratejiniz olması şart.
n ABD Başkanı Obama, sosyal medya kullanımı ile her iki seçim döneminde de bir başarı hikayesi oldu. Küresel liderlerin bu konudaki farkındalığı ne seviyede?
Obama, 2008’de ilk seçimlerde Facebook’un ikinci adamı COO’sunu alıp ekibine kattı ve tüm sosyal medya adımlarında direktifleri o kişi verdi. O dönemde yeni olmasına rağmen Facebook ve Twitter’ı çok aktif kullandılar. 2012 seçimlerinde ise yine aynı kişi ve ekibi işbaşındaydı. Yine bir sosyal medya stratejisi oluşturuldu, ama bu sefer Facebook ve Twitter yoktu. Yeni sosyal medya stratejisini tamamen Tumblr ve Instagram üzerine kurdular. Yani sosyal medyada yazıdan görsele geçtiler, Obama için yeni projeler ürettiler. Türkiye’de de bunu çok iyi yapan bir lider var aslında: Cumhurbaşkanı Abdullah Gül. Dünyada sosyal medyayı en etkin kullanan 10 lider arasında 3’üncü sırada. Çünkü ekibi bu işe odaklı ve ilkleri yapabilecek cesarette oldular bu başlıkta.

Sayısal politikalarınız olsun
n Bunu nasıl yaptı? Örnekler neler?
Cumhurbaşkanı Gül, ilk kez Instagram’a giren, Twitter’da ilk kez soruları cevaplayan, kendine hesap açan siyasi lider oldu. Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde solda tüm sosyal ağlarını görürsünüz. ‘Cumhurbaşkanı nerede?’ isimli uygulama başlattılar. Dünyada onun nereleri gezdiği, hangi tarihte nerede olduğu, orada çekilen fotoğraflar, Google Maps üzerinde gezdiği ülkeler görülebiliyor. Bence kırılma noktası ise ‘Cumhurbaşkanına sorun’ uygulaması oldu. İnternet üzerinden türlü soruları aldılar. Sonra bu sorular internette halk oylamasına açıldı ve en çok oylanan 10 soru seçildi. O 10 sorunun sahibi Köşk’e davet edildi, Cumhurbaşkanı’na yüz yüze soru sorma hakkına sahip oldular. Bu uygulama, sanalda başlayıp gerçek hayata taşınan, kişilerle yüz yüze biraraya getirmeyi içeren bir başarı hikayesi oldu. İşte bahsettiğim cesaret bu, yani ‘ilk’leri yapabilmek. Bunu yaparken iyi bir ekibiniz yoksa, çok sorun yaşayabilirsiniz. Çünkü sosyal medyada küçük bir hata ile büyük zarar görebilirsiniz. Birçok lider sosyal medya hesap yönetimini gençlere, partilerin gençlik kollarına bırakıyor. Ama bu da yanlış.

n Neden?
Çünkü orada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan veya CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu olarak varsınız, ama yazdığınız şeyi siz yazmıyorsunuz. Oysa oradan siz sorumlusunuz. Ama mesela Cumhurbaşkanı Gül öyle yapmıyor, kendi mesajlarını kendi yazıyor, başkalarının müdahil olmasını çok istemiyor. Ekibi de buna bir şey demiyor, çünkü doğrusu bu. Sonuçta her liderin kendine has bir dili ve söylemi var. Sosyal medya ise aslında dikkatlerin doğru yönetilmesi gerektiği bir alan ve kendi elinizle bunu yapmalısınız. Yani nasıl ekonomi ile ilgili politikanız varsa, sayısal politikalarla ilgili de politikalar üretmeniz, herkesin de bunu benimsemesi gerek.

n Peki ya Gezi olaylarının beraberinde getirdiği, sosyal medyaya sansür ve kapatma söylemleri?
CNN Türk’teki programda da söylediğim gibi, kapatma söylemleri dolandı ama böyle bir şey mümkün değil. Twitter’ı, Facebook’u engelleseniz de bu dünya durmayacak, yarın başka bir şey çıkacak. Bu dünyada bu nedenle stratejilerinizin olması gerek. Gezi olayları öncesinde bir sayısal politikanız olsaydı, aynı sigorta gibi, marka imajı bu kadar zedelenmezdi. Vatandaşla sayısal anlamda aynı dili konuşabilmenin ne kadar önemli olduğu anlaşıldı.
Tüm bunları daha önce planlayıp ilerlemek gerekiyordu. Sonuçta Türkiye’de 1 ay boyunca sadece bunu konuştuk. Bu konuda bir ön çalışma yapılmış olması gerekiyordu. Ama Türkiye’de genelde işler ‘bin nasihat bir musibet’ felsefesi ile çalışır. Dolayısıyla şu anda tüm partiler harıl harıl buna çalışıyor.

n Yani sosyal medya farkındalığı güçleniyor mu?
Evet. Yoğunluktan sistem çöktüğü için insanlar Twitter’a mesaj yazamıyor, ama birileri ‘sansür, frekans ve sinyal bozucu’ diyor. Yanlış algı oluşuyor doğal olarak ve bunu yönetebilmenin ne kadar önemli olduğu Gezi Parkı sürecinde görüldü. Çok sayıda ve kötü niyetli olarak yalan yanlış bilgiler de paylaşıldı bu dönemde.

Bir tarafta, paylaşılması adına sosyal medyaya bilinçli konulan yanlış bilgiler vardı o dönemde. İkincisi ise bilinçsiz şekilde bunları paylaşanlar, ama bir tarafta da, buna karşı stratejisi olmayan hükümet ve partiler vardı. Günün sonunda ise Türkiye imajı olumsuz etkilendi. Ekonomik olarak başta turizm başlığında tüm bu yanlış yönetilen süreçlerin zararlarını görmeye başlayacağız. Tek gereken, sayısal bir politikanız olması. Sanmayın ki ABD sadece seçim dönemlerinde çıkıp sosyal medya yönetimi yapıyor ya da bu iş Obama ile başladı. Temelde bir sosyal medya stratejiniz olursa, bu gibi olaylarda ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz.

Farklı bir seçim dönemine hazır olun
n Bu olaylar siyasi kanatta bir hamle getirecek mi? Hele de yaklaşan seçimler ışığında…
Seçim dönemlerinde sokaklara bayrak asmak için büyük paralar harcanır. Oysa o bayrakların kimsenin oy kararını etkilediğini düşünmüyorum. Bunun yerine, aynı parayla sosyal medya yönetimi yapsanız, seçimden önce buna ağırlık verseniz çok farklı olur. Mesela Türkiye’de yapılmayan birşey var ve bunu ilk kim yapacak çok merak ediyorum: Çift yönlü iletişim. Herkes mesaj yayınlıyor, kendi iletişimini yapıyor, ama etkileşim yok. Asıl yapılması gereken, Obama ve ekibinin yaptığı gibi, gelen sorulara yanıt vermesi. Sosyal medyanın dinamiği budur, yani iki yönlü iletişim. Gezi Parkı olaylarının süreci hızlandırması ile 2014’te seçim döneminde bunun örneklerini bence Türkiye’de göreceğiz. Sonuçta sayısal vatandaşı memnun ederseniz, oyunu alabilirsiniz. Çünkü yeni kuşağın kararları, kriterleri çok farklı. Bu kişi enflasyonla ilgili raporunuzu okumaz, kriteri Twitter mesajlarınızdır. Bu konuda politikacılar çalışma yaparken, bir tarafta gençlerin bilinçlendirilmesi odaklı çalışmalar da yapılmalı.

n Bu konuda nasıl bir yasal çerçeve oluşturulmalı?
En başta bu bir ‘sansür yasası’ olmamalı. Orası bizim gündelik hayatımızın devamı. Ama teknoloji hızlı ilerlerken, bu başlıktaki hukuk aynı hızda ilerlemiyor. Sosyal medya hesabıma giren kişi, bana, aileme hakaret edebiliyor ve bununla ilgili ben bir şey yapamıyorum. Yolda birine aynı şekilde hakaret etsem nasıl bir ceza görürsem, sanal ortamda da bunun olduğunu bilmem gerekiyor ki otokontrol oluşsun. Bu oluşmadığı zaman insanlar her şeyi yapabileceğini düşünüyor. Mesela Twitter’dan, Facebook’tan bilgiler talep edildi siyasi kanatta ama dönüş alamadılar. Oysa sizin bir yasanız olsa, yasadaki kriterler AB mevzuatına uygun olsa, Twitter’a neyin suç, neyin suç olmadığını ülkeniz yasalarını örnekleyerek gösterseniz, bunları gerekçe alarak onlardan şu bilgileri istediğinizi belirtseniz, Twitter o bilgileri vermek zorunda kalır. Ama şu anda arka planda dayanağımız olmadığı için neye göre istendiği belli olmayan talepler ortaya çıkıyor. Sayısal dünyanın dinamiklerine uymanız gerek. Ama bizde bürokrasi ve sosyal medyaya hakim olmayan kişilerin görevde olması sorun. Net ve çerçevesi belli bir yasal sistem, herkesin hakkını güvenceye alır. Siyasi görüşünüzdeki grup birini hakladığında mutlu oluyor, bu grup haklandığında kızıyorsunuz. Oysa bu her iki tarafın da buna karşı durması gerek. Bu nedenle bilişim hukukunun, bilişimin hızlı ilerlemesine ayak uydurabilmesi için çalışılması ve yeni Anayasa sürecine bunun dahil edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni Anayasa özgürlükleri içeriyor ve internet özgürlüklerini tanımlarsanız, sınırlar belli olur. Sayısal vatandaş özelinde bir yasa, partilerin bu konuda politikalarının olması gerek. Bu süreci iktidar partisi gibi, ana muhalefet partisi de iyi yönetemedi. Kendileri dışında örgütlenmiş bir halka, sayısal bir politika sunabilselerdi, her şey çok farklı olurdu. Tüm partilerde bu süreçlerle ilgilenen kuşağın gençleşmesi gerekiyor.

n Sayısal vatandaş yapısı, yerel internet teknolojilerini de içerir mi?
Evet, dünya devi ülkelerin hepsinin internet tarafında kendi ürünleri var. Yani tüketici oldukları kadar üreticiler de... Aynı ekosistemi nasıl kurabileceğimizi bizim de ele almamız gerek. Sonuçta Türkiye’ye gelen yabancı internet sitesinin vergi katkısı yok. Biz de öyle bir tüketiciyiz ki, vergisini bile almadan tüketiyoruz. Türkiye’de bunun ekosistemi kurulmalı. Sayısal vatandaş kavramı bunu da kapsıyor. Sayısal politika ile Türkiye nasıl bilgi ekonomisine geçebilir, nasıl bir Silikon Vadisi modeli olur, bunların netlik kazanması ve bunları gençlerin yapması lazım.

Marka şehirler internette büyüyecek

İrlanda’dan Türkiye’ye dönen Ali Rıza Babaoğlan, yine sosyal medya üstünde çalışmayı hedefliyor. Dijital politikalar üzerine bir çalışma fikri de var. Buna örnek yine Gezi Parkı’ndan geliyor:
“Marka kişilerden ziyade marka şehirlere, marka ülkeye ihtiyacımız var sosyal medya anlamında. Bunun bir örneği Twitter’da İrlanda. Ülke politikası olarak Twitter hesabının kontrolünü her hafta bir gence veriyorlar. İlgili bakanlık, seçilen gençle protokol imzalıyor ve ülkenin sosyal medyasında Twitter hakkı ona devrediliyor. Bizde 23 Nisan’da koltuğa oturan çocuk gibi, ama orada 20’li yaşlarda bir genç, İrlanda adına dünyaya sesleniyor. Biz böyle bir projeye başladık. Twitter ve Instagram’da İstanbul fotoğrafları paylaşıyor, İngilizce olarak içerikler üretiyor, marka şehir konseptini oluşturmaya çalışıyoruz. Şimdi Ankara’ya da başladık. Türkiye hesabı üstünden çalışmaya başlayacağız. Dünyada bunu yapan İrlanda ve İsveç var. Bu tarz bir çalışmanın turizm gibi sektörlere etkisini analiz edip, sosyal medyanın nasıl doğru kullanılması gerektiğini göstermeye çalışacağım. Sayısal politikalarla ilgili akademik bir çalışma yapmayı da planlıyorum.”

Gezi Parkı Sürecine Dijital Vatandaşın Etkisi’ kitabından ‘muhtemel yasal düzenleme üzerine’: 

- Sosyal medya için bir düzenleme yapılması gerekiyor. Yoksa Gezi Parkı Olayları’nda yaşadığımız tarzda kaosların ve bilgi kirliliklerinin önüne geçilmek mümkün değil. Fakat bu düzenlemeden kasıt sadece kimin gerçekte kim olduğunun takibi olmamalı. Yasanın önleyici ve uyarıcı bir yasa olması ve sosyal medya üzerinde neyin suç olup, neyin suç olmadığını iyi tanımlaması gerekmektedir.
- Konunun Sosyal Medya Yasağı olarak değil, Sosyal Medya Yasası olarak ele alınmasının gerekliliğini vurgulamak gerekiyor. Sosyal Medya Yasası’nın tasarı süreci dahil birçok aşaması konunun uzmanları yani Y ve Z kuşağının bireyleriyle aynen yeni Anayasa çalışmaları sürecinde olduğu gibi konuşulmalı ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunulmalıdır. Eğer bu yapılmazsa, şu an Çin’de uygulandığı gibi her açılan internet sitesinin
köşesinde yer alan polis figürleri halkı korkutmaktan ve kullanım kısıtı oluşturmaktan başka bir işe yaramaz.
- Sosyal medya da sahte hesaplar ve provakatif amaçla paylaşılan içeriklerin sahipleri şu an sosyal medya ile ilgili hiçbir yasal alt yapı olmamasından faydalanmaktadır. Fakat bu neden bahane gösterilerek hazırlanacak bir tepki yasasından çok, temel hakların ve özgürlüklerin sanal ortamda da koruma altına alındığı, yasakçı değil, tam tersine özgürlüklere vurgu yapan koruma temelli bir düzenlemeye gidilebilir.
ETİKETLER : Sayı:938