Görüş 30 EKİM 2011 / 10:57

BİLGİ ÇAĞI BİREYİNİN BEYNİNİ EĞİTMEK

BİREYSEL

Bilgi_CagiGoldberg’in ileri sürdüğü teoriye göre, bir şey veya durumla karşılaştığımızda ya beynimizin sol tarafı “evet, bunu biliyorum, tanıyorum” der ve rutin bir yaklaşım sergileriz, ya da beynimizin sağ tarafı “neymiş bu” diye anlamaya çalışır ve yeni bir yaklaşım geliştirme çabasına gireriz. Ekonomik çalışmak zorunda olan beynimizin eğilimi kolaya kaçmaktır. Karşılaştığımız durumu, uysa da uymasa da, beynimizin sol tarafında oluşmuş bildik bir şablona sokup, hazır ve geçmişte kullanılmış bir alete emanet ederek rutine bindirmek isteyecektir. Eğer karşılaştığımız şey veya durum yeniyse ve eğer beynin kolaycılık eğilimine teslim olunmazsa, sağ beyin devreye girer. Sağ beyinde, sol taraftakine alternatif olacak hazır şablon veya alet yoktur; fakat, onların soyutlaması, parçaları, bileşenleri ve genel bilgileri vardır. Sağ beynin elindeki malzemeleri kullanarak, karşılaşılan yeni durum için geliştirdiği yeni alet ve şablon, sol tarafta yeni bilgi olarak yerini alır.
Edison “dehanın yüzde 99’u terlemek, yüzde 1’i ise ilhamdır” dediğinde, sağ beynin çabası nedeniyle “terlemeyi” ifade ettiğini muhtemelen bilmiyordu. Steve Jobs’un şu sözleri de alçakgönüllülük olarak algılanmamalı: “Yaratıcı bir kişiye ‘nasıl yaptın bunu’ diye sorulduğunda, o kişi kendini biraz suçlu hisseder; çünkü, aslında bir şey yapmamıştır, sadece bir şey görmüştür.” Nitekim, hemen ekler: “[Yeni] bir şeyi anlamak, tutkulu bir şekilde kendini o şeyi anlamaya adamak gerektirir - çabucak yutmak yerine iyice çiğnemek… Çoğu insan bu çabayı ve zamanı harcamaz.” Yani, bir şeyi “görmek” ancak “terleme” ile mümkün olabilir.
İşte bu “terleme” beynin sağ tarafını çalıştırmaktır. Sol beyinde geçmişte işe yaramış şablonlar, aletler dururken, bunları zorlamak yerine yeni bir soruna veya konuya yaklaşımda sağ beyindeki soyutlamalar ve ham malzemelerden uygun ve yeni bir alet ve şablon geliştirmek elbette “terletir.”
Derinlemesine ama sınırlı sayıda okumak, yazmak ve iletişimde bulunmak yerine, Bilgi Çağı bireyi uçsuz bucaksız siber uzayda hızla ve yüzeysel olarak gezinir, 100-200 kelimeyle sınırlı ama çok sayıda yazdıklarını iletişim içerisinde olduğu geniş kitlelerle paylaşabilir. Karşımızda yeni ve henüz eskisinden farkını anlayamadığımız, bilemediğimiz bir beyin vardır. Bu beynin içinden geçmesi gereken eğitim sürecinin de yeni bir yaklaşımla tasarlanması gerekir. Beşeri sermayenin en önemli kaynak olduğu Bilgi Çağı’nın başlarındayız. Önümüzdeki en büyük risk, yeni beyinleri eğitecek yeni eğitim sistemini geçmişten kalma alet ve şablonları kullanarak tasarlamaktır. Beynin sağ tarafının, sol taraftaki şablon ve aletlere alternatif geliştirmediğini ısrarla vurgulamak gerekir. Sağ beyin, “ok ve kılıçtan daha etkilisi  ve daha teknolojik olan tüfektir” demez. Pilotun uçurduğu savaş uçağından daha iyisi ve daha ileri teknoloji kullanan insansız savaş uçağıdır demez. Sağ beyin, savaşmadan sonuç almanın yollarını arar. Eğitimde de, kitap, defter yerine tablet, tebeşir tahtası yerine akıllı tahta sunmak sağ beynin işi değildir. Beynin sağ tarafını sol beyine benzeterek Edison’un sözünü ettiği “terleme” önlenebilir, Steve Jobs’un önerdiği “çiğneme” zahmetinden kurtulmak mümkün olabilir; ama, Bilgi Çağı’nda da giderek daha da geride kalma riski ortaya çıkar.

KÜRESEL

Egitime_TeknolojiEĞİTİME TEKNOLOJİ GEREKLİ Mİ?

Teknoloji satıcıları ve parlak algı yaratması nedeniyle kimi siyasetçiler için yanıt “evet”dir. Fakat, ABD’deki uygulamaların sonuçları ise “hayır” yanıtı veriyor. New York Times’da “Sayısal Okula Not Vermek” (Grading Digital School) ana başlığı altında 3 Eylül, 8 Ekim ve 22 Ekim tarihlerinde 3 uzun ve ayrıntılı inceleme yazısı yayımlandı. Amerika’da, tablet, akıllı tahta, internet gibi bilişim teknolojileri etrafında şekillenmiş, öğretmenin ders anlatmak yerine kılavuz işlevi gördüğü ve öğrencilerin uygun ilerleme hızını kendilerinin belirlediği eğitim sistemi uygulayan okullardan elde edilen deneyimleri özetleyen bu yazı dizisi pek de iç açıcı sonuçlar içermiyor:
• Yıllar içinde, okuma ve matematik notları, aynı coğrafyada yer alan diğer okullarda yıllar içinde yükselirken, teknoloji yoğun okullarda sabit kalıyor veya azalıyor.
• Teknoloji, zaten var olan durumu, daha da büyütüyor; yani, iyiyi daha iyi, kötüyü daha kötü yapıyor.
• Eğitim yazılımları genellikle ders kitaplarından elde edilenin üstünde başarı sağlamıyor.
• Teknoloji sayesinde artabilen öğrenci ilgi ve heyecan, daha iyi öğrenme sağlamıyor.
• Bilgisayar, öğrenmeye dönük odaklanma yerine dikkatlerin dağılmasına neden olabiliyor.
• Artan teknoloji harcamalarının bütçeyi zorlaması nedeniyle, öğretmen başına düşen öğrenci sayısı artıyor; bakım ve tedarik sorunları çıkıyor; aileler katkı payından yakınıyor.
• Teknoloji satın almalarında, siyaset ve kişisel ilişkiler rol oynayabiliyor.
Öte yandan, notlar belki artmıyor ama internet ile araştırma yapmak ve ekip çalışması gibi yeni beceriler öğreniyorlar, teknoloji kullanımı öğrencilerin ilgi ve hevesini artırıyor gibi iddiaları destekleyebilecek sonuçlar da var.
İroninin büyüğünü ise, Silikon Vadisi’nde bulunan, Google, Apple, eBay, Yahoo ve HP gibi bilişim devlerinde çalışanların çocuklarını gönderdikleri Waldorf Okulu’nda görüyoruz. ABD’deki 160 Waldrof Okulu’ndan birisi olan bu okulda, tüm diğerlerinde olduğu gibi bilgisayar veya herhangi bir diğer ekranın sınıfa girmesine izin verilmiyor. Hatta, ilköğretim öğrencilerinin evlerde bile bilgisayar kullanmasına iyi bakılmıyor! Dünyanın teknoloji merkezindeki bu okulda bildik geleneksel araç gereç ile yaratıcılığı teşvik eden başarılı bir eğitim sistemi uygulanıyor.
Ülkemizde Bilgi Çağı’nın okullarının nasıl olması gerektiği konusuna beyninin sol tarafındaki bildik aletlerle yaklaşan siyasetçi ve bürokratlarımızın, teknoloji satmak isteyenlerin kimilerinin de desteğiyle, gözlerini yukarıdaki gerçeklere kapatma eğilimi olacaktır.
Bilinçli teknoloji şirketlerinin ve toplumun gözlerini açık tutacağını umarım.
ETİKETLER : Sayı:844