Görüş 25 TEMMUZ 2010 / 18:00

Teşhircilik ve mahremiyet

BİREYSEL

Coskunoglu1Amerika’ya doktora öğrencisi ve asistan olarak gittikten birkaç ay sonra, asistanlık görevim gereği, çok zoruma giden bir iş yapmam gerekmişti. Karanlık bir odada, bir masa başında otururken, sadece beni ve önümdeki bloknotu aydınlatan bir ışık huzmesi altında, göremediğim kameralar karşısında, bir yandan bloknota bir şeyler yazıyor bir yandan da mikrofona ders anlatıyordum. Benim ve bloknotun görüntüsü ile sesimi, yaklaşık 60-70 km uzaktaki sanayi kuruluşlarının mühendisleri televizyon ekranından izliyordu; fakat, onlardan bana ne bir görüntü ne de bir ses gelebiliyordu. Uzaktan eğitim teknolojisinin ilk yıllarıydı.
Boşluğa konuşma tuhaf ve sıkıntılı duygusunu hala hatırlarım. Birilerinin beni gözetliyor ve dinliyor olmasını bilsem de karanlık bir odada kendi kendime konuşmak sıkıntı vericiydi. Çok deneyimli profesörler dışında, diğer genç asistanların da benzer duyguyu paylaştığını biliyorum. İnternet devrinde ise yeni bir kültür olarak teşhircilik başladı.
Biri Bizi Gözetliyor, “Reality Show” gibi TV programları ve Facebook gibi sosyal ağlar… Yine internet ile beraber, mahremiyet konusu her zamankinden daha önemle
üstünde durulan bir duyarlılık kazandı.
Kimilerine göre, bir yandan teşhircilik kültürü gelişirken, diğer yandan da mahremiyet duyarlılığının artması bir paradoks. (Örneğin, bkz. Michael Gerson, “In nation of exhibitionists, there’s still a demand for privacy,” Washington Post, 15 Ocak 2010.)
Oysa, bu iki gelişme birbirini tamamlıyor. Birey bir yandan mahremiyet hakkının korunmasını isterken, diğer yandan da kendini teşhir etmek tercihini kullanma hakkını istiyor. Bireyin daha özgür olmasını, kimliğini daha iyi anlamasını ve kişiliğini daha iyi geliştirmesini sağlayabilir bu iki hakka aynı anda sahip olmak.
Klasik normlardan, paradigmalardan uzaklaşıyoruz; ama, yenileri de oluşmuş değil. Heyecan verici bir süreç ve arayış…

ULUSAL

Coskunoglu2Sektör cephesinde yeni bir şey yok

Geçen senenin yaz sıcağına rağmen, yoğun tartışma gerektiren konular vardı.
Bilgi teknolojileri konularında hükümetin içindeki dağınıklık, ilgili kriterlerde uluslararası sıralamalarda arkalarda olmamız, yeni ortaya çıkmış olan “E-Devlet ve Bilgi Toplumu Yasa Tasarısı Taslağı,” Bilgi Toplumu Stratejisi’nin Eylem Planı takviminde çok geri kalmış olmamız gibi önemli tartışma konuları vardı geçen sene bu aylarda.
Bu sene yaz sıcağına girerken, bilgi teknolojileri konularında tartışılacak bir şey kalmadı.
Bilgi teknolojilerine ilişkin konular ve icraatlar hükümetin gündeminden tamamen düştüğü için, dağınıklık artık dikkat çekmiyor. Uluslararası sıralamalarda çok gerilerde olmaya devam etmemiz veya daha da gerilere düşmemiz sıradan ve istikrarlı bir olumsuzluk olarak sabitleşti. Geçen yaz ve güz aylarında sıcak tartışmalara neden olan sektöre ilişkin yasa tasarıları tamamen rafa kaldırıldı. 2010 sonuna kadar bitmiş olması gereken Bilgi Toplumu Stratejisi’nin 111 eyleminin yarısının bile başlamamış olması nedeniyle, o konuda da “ne yapılabilir?” sorusu anlamını tamamen yitirdi.
Yanlış uygulamaları tartışmak ve dikkate getirmek, ancak hükümetin bunları dikkate alacağı umudu olunca anlamlı olur. Yoksa, yanlışları ve olumsuzlukları dillendirmek, arabesk bir yakınma olur.
Örneğin, telekom sektöründe hükümetin serbestleşmeyi doğru dürüst gerçekleştirmemesi, rekabet ortamını oluşturmaması yıllardır somut verilere dayanarak dillendirildi. Buna rağmen, tüketicimizden dünyada en yüksek iletişim vergisini alan hükümet, ayni tüketiciyi korumak bahanesiyle arabağlantı fiyatlarını dünyanın en düşük düzeylerine çekerse, bununla kimi kayırdığının farkında değil mi hükümet?! Bu kayırma aşikarken, hala sektörde rekabet ortamının olmadığını söylemenin, arabesk yakınma ötesinde ne yararı olabilir ki?!
Örneğin, “Kişisel Verilerin Korunması Kanun Tasarısı” yıllardır hazır beklerken, o tasarıyı gündeme almayan hükümet, Anayasa değişikliği teklifinde kişisel verilerin korunmasına ilişkin – yasal altyapısı olmayan – bir madde eklemesinin anlamsızlığının farkında değil mi? Telekulaktan koruyamadığı yurttaşının kişisel verilerini korumak niyetini ciddiye almak mümkün mü? Bu konulardaki eksik ve yanlışı dikkate getirmenin ne yararı ve anlamı olabilir ki?
Seçime daha bir yıl var. Her yerde “bilgi teknolojileri benden sorulur” diyen Ulaştırma Bakanı’nın istifa etmesine ise daha 7-8 ay var. Hükümetin bu kadar erken “topal ördek” konumuna düşmesi sonucu ülkemiz bilgi teknolojilerinde maalesef en az bir yıl daha kaybedecek demektir

KÜRESEL

Dünyada ise sektör çok hareketli

Satır başlarıyla, geçtiğimiz ayın en hareketli konularının bazılarını şöyle listeleyebiliriz:
Temmuz’un ilk sayısında, İngiltere’de çıkan saygın The Economist dergisinin kapak konusu, tüm gelişmiş ülkeleri endişelendiren siber-savaş üzerineydi. Tehlikenin ne kadar ciddi olduğunu vurgulayan yazılarda, somut önerler ve örnekler de veriliyordu. (Hükümetimiz bu konuda tamamen hazırlıksız durumda ve hiçbir şey yapılmıyor.)
Google’ın tekel konumuna gelmesi rekabet açısından, bireylerin mahremiyetini korumada zaaf göstermesi bireysel haklar açısından, içerdiği videoların telif haklarına
saygı göstermemesi fikri mülkiyet hakları açısından sürekli sorun yaratıyor. Gelişmiş ülkeler bu sorunlara sansür ile değil, daha uygar yöntemlerle yaklaşıyor.
Rekabet gücünü inovasyon ile artırmak isteyen ülkeler, kendiliğinden ve organik olarak oluşmuş olan Silikon Vadisi modelini bürokratik bir tasarımla zorlamak yerine, bilgi teknolojileri yardımıyla teknoloji hublarının organik olarak oluşmasını sağlayacak stratejiler geliştiriyor. Bilgi teknolojilerini enerji
sektöründe kullanarak, bir taşla üç kuş vurma yönünde ciddi ilerlemeler var: bilgi teknolojileri pazarını genişletmek, enerji kullanımından verimliliği sağlama, karbon salınımını azaltmak.
ETİKETLER : Sayı:781