Yazarlar 06 MAYIS 2013 / 08:15

“Milli Güvenlik Devleti”

Ulus-devletler zayıfladıkça kendilerini askeri-endüstriyel komplekslerle, finans kurumlarıyla, çokuluslu kontrol sanayileriyle payandalıyorlar. Ama bu payandalar giderek ayakta tuttukları atıl heyulanın yerini alıyor ve “devlet” dediğimiz şey artık meşruiyetini halkından almıyor. Böyle bir devletin gayrimeşru olduğu ise ortada...

Ulus-devletlerin asıl zaafı vatandaşlarının gözünde meşruiyetlerini giderek kaybetmeleri; ki bu meşruiyet kaybı da aslında seçim sistemlerinden temsiliyet mekanizmalarına, imkansızlaşan merkeziyetçi yönetim aygıtlarından ulusal egemenlik yetkilerinin uluslararası kuruluşlar ve çokuluslu şirketlerle paylaşımına bir yönetim paradigmasının kadük hale gelmesinden kaynaklanıyor. Halk ve devlet arasındaki bu travmatik kopuş, yeni bir yönetsel paradigmaya işaret ediyor: Giderek daha baskıcı, daha otokratik, daha faşizan hale gelen, son krizin Avrupa’nın yüreğine kadar soktuğu, çokuluslular ve finansal sistemin çıkarlarını koruyan seçilmemiş teknokratların kurduğu sözde hükümetlerden parlamenter sistemleri by-pass ederek vatandaşlarının ardından dolap çeviren, çokuluslu anlaşmaları, başkanlık emirlerini, kanun hükmünde kararnameleri yasa haline getiren yeni “milli güvenlik devletleri”...

Görünen aktörünü hala “devlet” diye adlandırmayı sürdürdüğümüz bu yeni ve karmaşık yönetsel paradigmanın yükselişini 11 Eylül 2001’e tarihleyebiliriz. Bu tarihten itibaren, ABD’den başlayarak, demokratik, otokratik her türlü devlette bir “güvenliği özgürlükle satın alma” furyası baş gösterdi. Zaten bu yeni paradigmanın bir özelliği de, temel aktörlerinden biri olan çok uluslu korporatizmin bütün bu devletler arasında ördüğü ağ üzerinden gelişen yeni uluslararası yönetsel mekanizmalar olduğundan, bu eğilimin farklı devletlerde ortaya çıkması bir tesadüf değil, kurulu bir işbirliğinin göstergesi.

Bu eğilim arada patlayan güçlü halk hareketleri, protestolar, durdurulamaz sızıntıların açığa vurduğu komplolarla durakladıysa da, derinleşerek devam ediyor. Böylesi anti-demokratik bir gidişatın karşı gücünü yaratmaması düşünülemeyeceğinden, söz konusu halk hareketleri, protestolar ve yeni muhalefet biçimleri de derinleşerek güçleniyor elbette. Ama bu kez, söz konusu eğilim görünüşteki hukuka uygunluk maskesine de ihtiyaç duymadan açıkça yer altına inerek örtülü operasyonlara evriliyor.

11 Eylül olayları yarattığı korku atmosferiyle, neo-con iktidara demokrasi ve insan haklarının dibini güvenlik yanılsaması satarak oyması için bulunmaz bir fırsat sunmuştu. Bu model hızla bir çok devlet tarafından uyarlanılarak yeniden-üretildi. Şimdi de ABD’nin sözde “demokrat” iktidarı bu korku operasyonunu daha da derinleştirerek sürdürüyor. Sadece bu süreklilik bile 20. Yüzyılın “devlet” kavramının artık geçerli olmadığının bir göstergesi sayılabilir. Buradaki süreklilik, “devlet geleneğinin” değil, devletin yerini alan korporatizmin ve yeni askeri-endüstriyel kompleksin ekonomik-politiğinden kaynaklanıyor. Benzeri bir sürekliliği Türkiye’de, Fransa’da, Almanya’da, Rusya’da, hatta Çin’de gözlemlemek mümkün.

Bu yeni yönetsel paradigmanın ikinci evresi 2008 küresel kriziyle açıldı, 2010 WikiLeaks sızıntıları, 2011 Arap Baharı, Avrupa’daki Indignados hareketi ve artık küreselleşen işgal hareketiyle derinleşti. Paradigmanın bunlara cevabı, özellikle askeri-endüstriyel kompleksin yeni aktörü küresel güvenlik, gözetim ve istihbarat endüstrisinden ve küresel finansal sistemin yozluğu yeri göğü tutmuş kurumlarından geldi. Devletler de kendilerini ayakta tutan bu payandalara borçlarını karlı ihalelerle, halkın vergilerini çokuluslulara akıtan kurtarma operasyonlarıyla, kemer sıkma politikalarıyla, stratejik özelleştirmelerle, ama özellikle de parlamenter sistemlerini by-pass eden hukuk dışı, baskıcı düzenlemelerle ödediler.

Artık her türlü muhalefete, aktivizmin her türüne, iktidar aygıtlarının elini zorlaştıran her türlü meşru harekete karşı açık bir savaş başlatılmış durumda. Bu savaş hukuk filan tanımıyor ve gerek yönetimin gerekse katılımın asli ortamı haline gelmiş internet bu savaşın asli cephesi olarak ortaya çıkıyor. Geçen yıl ABD’de çıkartılmak istenen SOPA, PIPA gibi düzenlemeler veya ACTA gibi uluslararası anlaşmalar, yeni küresel ağ ekonomisinin koşulları gereği ülkelerin hukuksal egemenliğini hiçleyecek baskıcı adımlardı; ama güçlü ve küresel bir muhalefetle bu adımlar engellendi.

ABD, şimdi de “Siber İstihbarat Paylaşım ve Koruma Yasası”nı (CISPA) çıkarmaya çalışıyor (http://goo.gl/qj0wz). İnternetin yapısı gereği tüm yer küreyi ilgilendiren ve hukuk kavramının kendisiyle çelişen bu “yasa” geçerse, ABD ve onun desteklediği herhangi bir otorite hukuk tanımadan her türlü bilgiyi toplayıp paylaşabilecek: Küresel gözetim bir distopya olmaktan çıkıp küresel polis devletine yol verecek (http://goo.gl/XnES1). CISPA karşıtı bir çok kampanya da başladı bile (http://goo.gl/AqmwW; http://goo.gl/XziIP; http://goo.gl/zcWxb). Ama öte yandan yasa yanlıları da geçenlerde patlayan Boston Maraton bombalarını yasaya destek bulmak için kullanmaya başladılar (tıpkı 11 Eylül’de yaptıkları gibi) (http://goo.gl/yVsQS; http://goo.gl/xLZPu). Bu arada Obama yönetiminin yasayı bile beklemeden gizli gizli benzeri bir siber güvenlik kararnamesi çıkarıp vatandaşlarının anayasal haklarını çiğnediği de ortaya çıktı (http://goo.gl/5oOrU; http://goo.gl/6q616). İngiltere’de de otoriteler “gönüllü gözetim politikası” diye bir ucube icat edip suçu önlemekle alakası olmadığı onca skandalla ortaya çıkmış güvenlik kameralarını meşrulaştırmaya çalışıyor (http://goo.gl/EAzR2).

Bu savaşın bir başka cephesi de yargı. ABD’de de Aaron Swartz’ın ve başka bir çok aktivistin meşru eylemleri sonucu başlarına gelenler ortada. Federal hükümet, resmen hukuku çiğneyip yargı sürecini bir taciz ve yıldırma aracı olarak kullanıyor (http://goo.gl/GnFxG). Hacktivist Andrew "Weev" Auernheimer’den gazeteci Barret Brown’a onlarca kişi ağır hapis cezalarıyla susturulmaya çalışılıyor. Yargı bağımsızlığının yaralandığı, tutukluluk sürelerinin hukuk dışı cezaya dönüştüğü, dünyanın en kalabalık gazeteci hapishanesi Türkiye’den alışık olduğumuz bir operasyon...

Bu gidişatı başka ülkelerden vakalarla örneklemek mümkün. Ama bu paradigmanın nabzı önce ABD’de atıyor. Dolayısıyla orada olup bitenlere yakından bakmak yaşadığınız yerde nelerin olup bittiği ve sizi nelerin beklediğini anlamanız için iyi bir başlangıç. Biz yıllarca “milli güvenlik” masallarıyla büyüdük. Dolayısıyla “güvenlik” denen şeyin, bizlerin değil, çokulusluların, finans kurumlarının çıkarlarını kollayan yeni “devlet”lerin güvenliği olduğunu bilecek kadar şerbetliyiz...

Unutmayın, ABD’nin pek övündüğü “kurucu baba”larından Benjamin Franklin’in söyledikleri herkes için geçerli: “Biraz güvenlik için biraz özgürlük vermeye hazır olan herhangi bir toplum, ikisini de hak etmez ve hem güvenliğini hem de özgürlüğünü kaybeder.”

22 Yıl Önce Bu Hafta

 
 
 
 
  Web Analytics