Yazarlar 24 MART 2014 / 08:18

ABD’den bakınca: Akıllı şehirler ve Türkiye

Yenilikçi teknolojiler ürün ve hizmet olarak yaşamımıza girerken, çalışma ve yaşam koşullarını da hızla değiştiriyor. Çok yakın bir gelecekte şu an cebinizdeki telefonlarla sınırlı görünen akıllı teknolojiler akıllı şehirler aracılığıyla eğitimden eğlenceye, tıptan ulaşıma, her alanda yaşamımızın vazgeçilmez parçaları olacak.

Peki akıllı
şehir nedir?
Çeşitli tanımlar yapılmış, ama hepsinin buluştuğu noktalar ortak: Dünyada akıllı şehirler ile kişilerin bilgi ve hizmetlere erişimlerinde kolaylaşma, artan verim ve düşen maliyet ile ülkeler bazında küresel ekonomik potansiyelden maksimum yararlanma amaçlanıyor. Bunların gerçekleşebilmesi için de bilgi, teknoloji ve diğer kaynakları düşük maliyet ile kullanıcılara sunabilecek ve verimli olarak kullanımlarını sağlayacak bir altyapının gereği vurgulanıyor.

Yani şehir plânlama kavramı temelden değişiyor. Akıllı şehirler doğal kaynaklarını akılcı yöntemler ile kullanmayı biliyorlar; bilgi ve iletişim teknolojilerine, sosyal ve çevresel varlıklarına yapılan yatırımları devlet desteği ile sürdürülebilir ekonomik gelişme süreçlerine çevirebiliyorlar; yenilikçi iş alanları açarken yüksek yaşam düzeyleri sunabiliyorlar. Kısaca, küresel alanda rekabetçiler.

Yaşam modelimiz değişiyor
İstesek de istemesek de bu değişim süreci bütün dünyada başlamış durumda. Peki bu kaçınılmaz değişim için gerekli olan plânlama nasıl yapılacak, verimlilik nasıl gerçekleştirilecek? Diyelim ki şu anki gereksinimleri karşıladınız. Ama gelişen bir ekonomide geleceğe dönük büyümeyi, teknolojik değişimleri doğru tahmin edecek bir plânı ve olası sorunlara önceden çözüm getirecek bir altyapıyı oluşturamıyorsunuz. Bu durumda er ya da geç çıkmaz sokağa gireceksiniz.

Plânsız gelişmeye izin verdiğiniz sürece sorunlar büyüyecek, bunların çözümü için gerekecek çabalar da zaman içerisinde iyice zorlaşacak. Bu aşamada yüzeysel tedbirlere yöneldiğiniz takdirde işler iyice sarpa saracak, erişimi zorlaşan bilgi ve kaynakları öncelikli olarak belirli kullanıcılara tahsis etmek zorunda kalarak ister istemez kısıtlamalar getireceksiniz. Yani gelişim için gerekli yolun dışına çıkacak, deyim yerindeyse kendi ayağınıza ateş edeceksiniz. Bu kısır döngü içerisinde, bir çözümün olduğunu varsaysanız bile işi eyleme dökmek uzak bir olasılık olarak görünmeye devam edecek, çünkü kimse işe nereden başlayacağını bilemeyecek. Peki ne yapmali?

İngiltere işi
ciddi tutmuş
İngilizler plânlama konusunu düşüncede bırakmamışlar. BSI (British Standards Institute) akıllı şehirler için standardizasyon dokümanını Mart ayında yayınlanacak. PD 8101 numarası ile yayınlanacak olan bu doküman, bu konuda dünyada bir ilk olacak.

BSI internetteki duyurusunda diyor ki: “Akıllı şehir gibi büyük bir altyapı plânlıyorsanız işi baştan doğru yapmak sonradan yapmak zorunda kalacağınız düzeltmelerden daha ucuza mal olacaktır”. Ve ekliyor: “Bu dokümanla, akıllı şehirleri plânlarken gözden kaçırmamanız gereken unsurların ve atacağınız adımların önceliklerinin belirlenmesinde siz plânlamacılara yardım edeceğiz”.

Bu arada bizim açımızdan gözden kaçırılmaması gereken önemli bir şey var ki o da herhangi bir konuda standartları koyan ülkelerin o konuda egemenliği ele geçirmeleri. Günün birinde o standartlara uyarak kuracağınız bir şehirde, oyunu o ülkelerin koyduğu kurallara göre oynamanız ve gerek teknolojik gerekse ekonomik olarak o ülkeye bağımlı hale gelme olasılığınız var.

ABD pratiğe ağırlık veriyor
İngiltere işin standardını oluştururken, ABD tipik pratik yaklaşımı ile zaman yitirmeden uygulamaya geçmiş. Diyorlar ki, gereksiz enerji kullanımını azaltmak, karbon emisyonunu düşürmek gibi dünyanın gündeminde olan iyileştirme çalışmalarını akıllı şehirler kapsamında hayata geçiriyoruz.

Örneğin kara yollarında harcanan zamanı ve yakıt tüketimini azaltmak amacıyla yol ve trafik durumunu kullanıcıların bilgisine sunuyorlar. Özel şirketlerin ortaklığıyla işletilen bu sistemlerle yaklaşık 160 bin km yol devamlı olarak gözlenip elde edilen veriler gerçek zamanlı olarak kullanıcılara ulaştırılıyor. Benzer olarak, Boston’da caddelerde boş olan park yerleri cep telefonları ile sürücülerin bilgisine sunularak zaman kaybı ve yakıt israfı önleniyor.

ABD’de bilişim teknolojileri ile trafik takibi yanında bizzat bilişim teknolojilerindeki gelişmelerle de akıllı şehir kavramı destekleniyor. Evlere ulaşan optik fiber hatları ve geniş bandlı mobil teknolojiler yardımıyle birçok kişi yollarda saatlerce kaybetmek yerine evlerinden çalışabiliyorlar. Bu yaklaşım, işverenler tarafından da destekleniyor. Bilişimdeki gelişmelere paralel olarak ABD’nin hemen her eyaletinde evlerinden çalışan elemanların oranı 2005 yılından 2013 yılına dek yüzde 80 artarak günümüzde 3.3 milyon kişiyi aşmış; bu toplam çalışan nüfusun yüzde 2.6’sını oluşturuyor. [1]

Biz neredeyiz?
Akıllı şehir kavramı, sahip olduğu altyapıyı alıp ona bilgi ile katma değer ekleyen bir yaklaşımı öngörüyor. İnternette bir arama yaptığınızda göreceksiniz, Türkiye’de de akıllı şehir kavramını benimsemiş yörelerimiz var. Bu ümit verici ama yapılan çalışmaların köklü olmayıp yüzeysel olduğu da göze batıyor. Çok karamsar olmaya gerek yok ama bu konuda lider olduğumuzu henüz söyleyemiyoruz.

Örneğin İstanbul’u her ziyaretimde trafik keşmekeşi ile mücadelede ABD’de alışık olduğum akıllı şehir yöntemlerinden çok, katı kuralları, yasak ve cezalara dayalı bir sistemi görüyorum. ABD’de “low hanging fruit”; yani “ağacın alt dallarından kolayca toplanabilecek meyveler” diye bir deyim vardır. Bir işin özel bir strateji gerektirmeden kolayca yapılabileceğini vurgular. Sanırım biz bu kolaycılığa çok yatkınız.

Ciddi bir devlet desteği ve akılcı yaklaşımla, İstanbul “akıllı şehir” olma yolunda çok iyi bir örnek olabilir. Tabii yeni köprü, meydan, metro hatları gibi göze çarpan altyapı hizmetlerini verirken bunların verimli kullanımını sağlayacak teknolojilere de hak ettiği ilgi ve desteği verdiğimiz taktirde; bu en azından ABD’den bakınca öyle görünüyor.
ETİKETLER : Sayı:964