Yazarlar 30 ARALIK 2013 / 08:11

ABD’den bakınca: Türkiye ve teknoloji

Bu ilk yazımla hepinize mutlu, başarılı bir yıl diliyorum. Bana bu köşeyi ayıran ve sizlere ABD’den seslenme olanağı veren BThaber’e çok teşekkür ediyorum. 2014’te Türkiye’nin dünyada sayılı teknoloji ülkelerinden biri olma yolunda yaptığı çabalardan dolayı daha ümitli ve heyecanlıyım.

Teknoloji peşinde
7 Aralık’ta TÜBİTAK resmi sitesinde çıkan bir habere göre Savunma Sanayii Müsteşarlığında, mikro entegre devrelerin tasarım ve üretim teknolojilerinin geliştirilmesi amacıyla Aselsan, TÜBİTAK BİLGEM ve MKR-IC arasında sözleşme imzalanmış. Haberin devamında “0,25 mikron için iyi bir başlangıç noktası” olduğuna dair bir önermeyi de okuyorsunuz. Gerçi Intel 2010 yılından beri 22 nm (0,25 mikron teknolojiden 120 kere daha hassas) bir teknoloji ile üretim yapmakta ama biz de oraya gelmek için bir yerlerden başlamak durumundayız. Bu arada şu soruyu sorduğunuzu duyar gibi oluyorum: Peki ama biz 22 nm’yi kovalarken en son teknoloji nerelere gidecek? O konuya birazdan geleceğim.
Bir başka haber de ilaç teknolojisi üzerine: “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK), Türkiye’nin en çok ithal ettiği yüksek maliyetli ilaçların yerli kaynaklarla üretilmesi için düğmeye bastı”. Amaç biyoteknolojik ilaç alanının önümüzdeki 10 yıl, 20 yıl boyunca ilaç sektöründe çok önemli gelişmelere sahne olacağı varsayımıyla Türkiye’nin biyoteknolojik ilaçlarda, milli ilaç üretim dönemini başlatması. Bu haberi okurken şu soru da aklınıza gelmiştir: Yeni ve daha etkili ilaç teknolojileri yurtdışında olduğu sürece biz ithale devam mı edeceğiz? Ona da birazdan değineceğim.
Teknoloji üreteceğiz ama, teknoloji nedir önce bir ona bakalım mı? Webster sözlüğü, teknolojiyi, “Bilimi endüstri ve mühendislik alanlarında yararlı yeni bir şeyler icat etmek veya problemleri çözmek üzere uygulamak” şeklinde tanımlıyor.
“...en son teknoloji nerelere gidecek?”, ve “...biz ithal etmeye devam mı edeceğiz” diye sormuştuk ya, işte bu sorulara yanıt için amacımızın ne olduğunu tanımlamamız lazım. Mikro tümleşik devre, ilaç, ya da başka bir malın üretiminde dışa bağımlılığı azaltmak istiyoruz. Yabancıdan işin nasıl yapılacağına dair tarifi, yani “knowhow”ı alıp uyguluyoruz, gereksinim duyduğumuz ürünü istediğimiz kadar ve ucuza üretiyoruz.

Taşıma suyla dönen değirmen
Buraya kadar her şey güzel. Ama yabancı bize o teknolojiyi neden satıyor? Çünkü kendisinde daha gelişmişi var ve artık modası geçmiş olanı elinden çıkarmakla rekabet gücünü kaybetmiyor. Yeni teknolojisiyle dünyadan kendisine talebin devam edeceğini biliyor.
Biz ise aldığımız bu teknolojiyle içeride bize gereken malı üretiyoruz. Fabrikatörümüz yaptığı yatırımı kısa sürede kâra çeviriyor. Herkes kazançlı gibi ama gelin görün ki malımıza dünyada talep yok, çünkü daha yenisi ve gelişmişini bizzat size o teknolojiyi satan yabancı sunuyor. Hem de istediği fiyattan! Bizim ise kendi malımızın yabancıyla rekabet edebilmesi için fiyat düşürmekten başka çaremiz yok, çünkü ürettiğimiz maldaki katma değerimiz iş gücüyle sınırlı. Devamlı olarak yabancının liderliğinde oynanan bu oyunda onun kurallarıyla oynamak zorundayız. Yabancıya kendi isteğimizle paramızı akıtıp, verdiğimizden azını geri alabiliyoruz. Devamlı büyüyen bu açığı kapatmak için de mevcut varlıklarımızı, sabit değerlerimizi yabancıya satmak durumunda kalıyoruz. Yani evdeki altınları satıp yaşıyoruz. Tabii altınlar tükenene kadar...
Peki, o satın aldığımız teknolojiyi niye biz üretmiyoruz? Teknolojinin tanımındaki gibi yeni bir şeyleri neden icat etmiyoruz?
Aslına bakarsanız bu yapılıyor. Ancak yumurta kapıya gelince. Bugün savunma sanayii teknolojileri özgün olarak geliştirilip, Türkiye’de üretilebiliyor. Çünkü bu ürünleri yabancı, isteseniz de size satmıyor. Sattığında da stratejik önem taşıyan özellikleri size vermiyor. Dahası, bizim ekleme yapmamızı bile engelliyor. En küçük bir pürüzde, parasını ödediğimiz malı alıkoyuyor, ya da bakımını yapmayıp atıl hale getirebiliyor. Öyle ya malı bize zorla satmamış, biz onların kapısını aşındırmışız. Bu oyunda, oyunun kurallarını teknolojiye sahip taraf belirliyor.

İş başa düşünce
İcadı da yaptığımıza, teknolojiyi de ürettiğimize göre, teknoloji üretmenin iğne ile kuyu kazmak olduğunu biliyor olmalıyız. Eskiden olduğu gibi “kolay olsa başkası yapardı” sözünün ardına saklanmak yerine “neden olmasın” diyebiliyoruz. Ama her nedense bunu her alana yayamamışız. Neden?
Çünkü kısa zamanda kâr amaçlayan fabrikatörümüz sanayici gibi düşünüp uzun vadede kendisini dünyaya açacak görüşü oluşturamamış. Çünkü; ABD’de olduğu gibi endüstriye liderlik eden şirketler ile üniversiteler iç içe, el ele çalışmaktan, üniversiteler de bu süreçte endüstrinin gereksinim duyduğu elemanları, ihtiyaç duyduğu teknolojilerin temelleriyle donatıp mezun etmekten uzak kalmış. Çünkü; ABD’de Silikon Vadisi’nde olduğu gibi, bilim ve sanayi birbirini besleyen ve destekleyen bir döngüyü henüz oluşturamamış: böyle bir talep yok.
Bu arada devlet eliyle TÜBİTAK-TEYDEB ve KOSGEB gibi özünde çok olumlu destek kuruluşları da uzun vadeli düşünce ile yatırım yerine cüzî kaynakları geniş bir alanda dağıtıp kısa vadede çıktı bekliyorlar.

Boyacı küpü sanmayın
Teknoloji geliştirmek: yenilikçi fikirleri, ürünleri hayal etmekle başlıyor, uzun ve zorlu bir süreç istiyor; kurulan hayali gerçekçi yaklaşımla ve sabırla uygulamayı bekliyor; başarıyı ise kazanılan bilgi ve tecrübe ile ölçüyor. Teknoloji geliştirmek risk almayı gerektiriyor. Birçok hayal çabuk değişen koşullar ve beklenmedik engellerle sonuca ulaşamayabiliyor; Edison’a ampulü icat ettiğinde bir çok şeyi denediği ve başarısız olduğu hatırlatıldığında “Ben hiçbir zaman başarısız olmadım, aksine işe yaramayan 10,000 yöntemi buldum” diye yanıtlamış; iste teknoloji üretmek böyle bir şey.
Teknoloji geliştirmek öyle ilginç bir yolculuk ki, sunduğu bilgi ve tecrübe ile önceden düşünmediğiniz, hayal etmediğiniz kapıları önünüzde ardına kadar açabiliyor. Teknoloji geliştirmek bir iş ya da meslek değil, bir hayat felsefesi. İleri bir teknoloji ülkesi olacak bir Türkiye için yolumuz bunu içimize sindirip benimsemekten geçiyor ve bizler bunu yapabilecek yetenek ve isteğe sahip bir ülkenin insanlarıyız.
Haydi, o zaman, 0,25 mikrondan başlayalım, ama çıtayı 15nm’ye koyalım!
ETİKETLER : Sayı:952
YORUMLAR
Gökhan Işık 02 ŞUBAT 2014 / 23:32 0 0
Serdar Bey merhabalar,

Öncelikle bu güzel yazınızdan ötürü çok teşekkür ediyorum, inşallah sizler gibi bu konularda yazı yazan ve bilinç düzeyinin artmasına katkı sağlayan birçok kişi çıkar. Eğer kabul buyurursanız benim de sizin yazınızı tamamlayıcı nitelikte ufak bir katkım olacak müsaadenizle.

Biz 2 mikro elektronik tasarımcısı olarak bir start-up şirketi kurduk ve bu aralar iş geliştirme faaliyetlerimize devam ediyoruz. Bu süreçte karşımıza çıkan birçok zorluk var (çip tasarım yazılımlarının lisans maliyetleri, export ve ITAR kısıtları, tasarlanan çipin ürettirilecek fabrikanın bulunması ve onların kısıtları, gerekli IP'leri elde etmedeki kısıtlar vs...).

Ben 3 ay öncesine kadar çalışmakta olduğum şirkette 28nm tasarımlarda çalışmakta idim, gerçekten teknolojinin son noktasında çalıştığınızdan müthiş bir tatmin duygusu veriyor bu düğümler. Şu an tasarladığınız şeyler 3-5 sene sonraki ürünlere giriyor. Ancak bu teknoloji düğümlerinde (28nm, 22nm, 14nm) rekabet o kadar yüksek ki kar amacı taşımayan TÜBİTAK vb. kurumların bu rekabet ve hızla baş edebilmesi mümkün değil. Açıkçası eskiden çalışmakta olduğum ST-Ericsson şirketi biraz da bu rekabetin kurbanı olarak battı (4 milyar dolar yıllık cirosu olan bir şirket idi). Ayrıca Intel, Qualcomm, Broadcom, STMicroelectronics gibi ticari şirketlerle TÜBİTAK/ASELSAN vs. değil diğer ticari şirketlerimizin rekabet etmesi gerekiyor gibi geliyor bana (örneğin Koç, Sabancı ve Zorlu Grupları). Ancak bu ticari şirketlerimiz dünya genelindeki 1.4 Trilyon Dolarlık Elektronik sektörünün yaklaşık 300 Milyar Dolarlık kısmını oluşturan yarıiletken sektörünü halen keşfedebilmiş değiller (McClean Report 2012'ye göre).

Bütün dünyada yarıiletken sektörünü önden sürükleyen sektör elektronik sektörü ve dünyada bu sektörü süren firmalar belli (Apple, Samsung, LG, Nokia, Siemens, Bosch, Motorola, ve benzerleri). Genel anlamda ülkemizdeki elektronik sektörü birkaç büyük firmanın dışında çok gelişmiş durumda değil maalesef. Örneğin Sony, Samsung, Hitachi, Toshiba, Panasonic ve hatta Apple vs. gibi tüketici veya sanayi alanlarında faaliyet gösterdiğini bildiğimiz birçok şirketin aslında birer yarıiletken alt birimleri var. Kendilerini diğerlerinden ayırt edeceğine inandıkları ürünleri sistem kartı üzerinde daha az yer kaplayacak şekilde entegre edebilmenin yollarını arıyorlar. Haliyle bir tüketici elektroniği grubunun gerçekten fark yaratan ürünlerle ortaya çıkabilmesinin kalbinde yarıiletken sektörü yatıyor.

Bu konsorsiyumun yapmaya çalıştığı şeyin tam anlamıyla Intel veya diğerleri ile yarış değil, almakta sıkıntı çektiğimiz IP'leri ve çipleri kendi ülkemizde üretebilmek olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ötürü bu konsorsiyumun aldığı bu inisiyatifi çok önemsiyorum. Zira üretmeye çalıştığımız çiplerin içine koyacağımız IP'lerin bir kısmı sizin de bahsettiğiniz gibi yabancı firmaların ihracat kısıtlamalarına takılıyor. Haliyle eski bir teknoloji bile olsa elde etmekte zorlandığımız IP'ler var. Benzer şekilde IP'leri bir şekilde elde etmiş olsak bile fabrikada ürettirmek üzere göndereceğiniz son CAD dosyasını yabancı bir devletin kontrolündeki bir fabrikaya göndermek çok güvenli değil ve bu fabrikaların dahi ihracat kısıtlamaları var.

Umuyorum ki Koç, Sabancı, Zorlu ve diğer tüm gruplar bu inisiyatifleri alarak bu sektöre girerler ve gerçekten büyük şirketlere rakip olabilirler, zira sermaye tek başına yeterli olmasa dahi teknoloji odaklı işlerde olmazsa olmaz bir faktör.

Saygı ve sevgilerimle,

Gökhan IŞIK