Yazarlar 19 MAYIS 2014 / 08:04

FATİH 2013

MEB’in hazırladığı “Performans Sonuçları” raporuna göre 2013 yılında 7.2 milyon öğrenciye tablet bilgisayar dağıtılması planlanırken sadece 41 bin tablet dağıtıldı. Tablet kullanan öğretmen sayısı 50 bin olarak planlanmasına rağmen 7 bin 258’de kaldı.
Hedefin yüzde 3,7’sine ulaşıldı.
“Etkileşimli tahta uygulamasına geçen okul” olarak 75 bin hedefi konulurken bu rakama da ulaşılamadı. Bakanlık, 3 bin 500 okulun internet altyapısını yenileme hedefinde ise 3 bin 362 okul hedefini yakaladı ve hedefini tutturmuş oldu.
Öğretmenlere FATİH Projesi’yle ilgili eğitim verilmesi çalışmasında 3 bin 205 öğretmene eğitim verilmesi hedeflendi, ancak 2 bin 46 öğretmene eğitim verilebildi.
Raporda, 75 bin hedefi konulsa da hiçbir etkileşimli tahtanın alınamamasına ilişkin, “Etkileşimli tahta uygulamasına yönelik ihale süreci UDH Bakanlığı tarafından yürütülmekte olup sözleşmenin, ancak 2014 Ocak ayında imzalanacak olmasından dolayı hedefe ulaşılamamıştır” denildi.
Öğretmen ve öğrenci sayısında beklenen hedefe ulaşılamamasına ilişkin olarak raporda, “24 Haziran 2013’te ihale süreci başlatılmış 10.6 milyon PC alımında yerli üretim zorunluluğu ve değerlendirme sürecinin devam etmesi nedeniyle acil olarak 675 bin adet tablet bilgisayar alımı gerçekleştirilmiştir. İhalesi tamamlanan tabletlerin dağıtımı bu yıl içinde gerçekleştirilecektir” denildi.
MEB 675 bin tableti dağıttıktan sonra da 2013 için belirlediği 1.2 milyon hedefine yine ulaşamamış olacak.

Şehrin aklı, henüz saklı

Bir ingilizce kısaltmada üç P harfi yanyana durur: Özel sektör - kamu sektörü ortaklığı anlamına (Public Private Partnership). Bizim için henüz yeni olan bu kavram, ileri bilgi toplumlarında çoktan geride bile kaldı. Şimdi onlar bu üç P’ye bir tane daha eklediler: Vatandaş/halk kelimesini (People). Etti mi dört P? Biz, daha üçlüsünü anlamaya çalışırken dörtlüsü çıktı başımıza.
Bu dört P ile anlatılmak istenilen şu: Artık, değil kamu ve özel sektör, işin içine vatandaşı/halkı katmadan olmuyor “yeni” demokrasi, yani yönetişim.
Eee?.. Kamuyu özeli anladık da vatandaş nasıl girecek bu denkleme? İşe, şehrini “akıllandırmaya” başlayarak. Örneğin Helsinki’de 1,500 vatandaş, ortak aklını ve bilgisini ortaya koyarak şehrin daha da akıllı olması için 30 tane uygulama yazılımı geliştirmiş. Helsinki zaten yeterince akıllıydı, şimdi süper zeka oldu muhakkak. Başka şehirlerden de benzer rakamlar bulmak için google’lamak yeter.
Türkiye için açık veri henüz yasal değil. Yabancılara, “Yapacağız edeceğiz” dedik ama orada kaldı. Oysa başta İstanbul, büyüyen şehirlerin bu ameliyata acil ihtiyacı var. Ameliyatın masrafını bahane ederek ameliyatı ertelemek, hastalığı azdırıyor.
İstanbul’un, durup dururken, güzel laflarla akıllı şehir olacağını sanan çok. Bu işin altyapısını kurmadan, hukukunu düzeltmeden bunun olamayacağını bilmeyen de çok. Ama yavaş da olsa bir uyanış var. Örneğin belediye, İstanbul’u akıllandırmak için TAGES ve Avrupalı CitySDK girişimiyle ortak olarak, Studio-X mekanında bir hakatona daha katıldı 8-11 Mayıs’ta (Önceki, 1-3 Kasım 2013). Belediye, 41 saat boyunca toplu ulaşım, anlık trafik, İSPARK ve “ilgi noktaları” (otopark, otel, eczane, otogar, taksi durakları v.b.) verilerini “açtı.”
Genç yazılımcılar (aynı zamanda girişimci adayları) sınırlı kısa sürede bu verileri, akıllı şehir uygulamasına çevirdi “maraton” halinde. Böylece hem onlara gerçek verilerle yazılım ortamı oluştu. Hem belediyeye, verilerini “işe yaratma” fırsatı çıktı. Çünkü benzeri uygulamalar, belediyeye planlama ve strateji geliştirmede işe yarayacak. Genç yazılımcılar da, “iş”lerini ticari faydaya dönüştürecek adımları atabilecekler. Katılan herkese yarayacak. Yeter ki veri, vatandaşa açık olsun.
Helsinki’den tek bir örnek, konuyu özetliyor: Görme özürlülerin, şehirde güvenli bir şekilde dolaşmasını sağlayacak açık verileri bir yazılımcı, Foursquare ile birleştirerek mobil uygulamaya dönüştürdü. Bu, gözü gören turistlere de yaradı! Şimdi 17 avroya 4 dilde satılıyor. Kim kazançlı bu işten?

Oracle Google telif savaşı

Oracle, Google’ı, Android’i geliştirirken 37 Java uygulama programı arayüzü (API) paketi kullanmakla suçlamıştı. Mahkemelik oldular. Sonuç: Alt Mahkeme, API’lere telif hakkı olmaz dedi. Oracle kararı temyiz etti. Üst Mahkeme, API’lere de telif hakkı olur dedi. 9 Mayıs Perşembe günkü karar herhalde ABD Yüksek Mahkemesine (Anayasa Mahkemesi) kadar taşınacak. Çünkü Oracle, Google’dan 6 milyar dolara kadar tazminat talep ediyor. Telif hakkının nasıl tanımlanacağı konusu önemli. İşin içinde sadece milyar tazminat yok, yaratıcı yenilikçiliğin hukuki tanımı da var.
Bir yazılım, ne zaman bir “roman” gibi, bir “sanayi ürünü” gibi patent/ telif hakkına hakkına sahip olabilir? Neticede bir yazılımın, bir fikir ürünü olarak, üreten kişi/kuruma ait olması gerekmez mi? İyi de, her API için tek tek telif hakkı/patent mi alınacak? Sürekli ve hızlı yenilikçilik sürecinde bu, hız ve heves kesen bir durum değil mi? (Fazlasıyla hukuki bu konuda bu kadar basit cümleler kurmak doğru değil. Ama özetlemek için başka çare yok).
Oracle-Google davasına bakan ilk yargıç William Alsup, konuyu “iyi anlamak” için kendi kendine Java ile yazılım bile öğrendi. Duruşmalar, yeni bir “Facebook Filmi” için ideal senaryo olabilirdi: Bir API “makul” ölçüde kullanılabilirse, acaba bu, kaç satır kod demektir? Googlecılar, Oracle’dan 37 Java API paketi almış. Android’deki 15 milyon satır kod içinde “bunların” önemi nedir? Jüri karar veremedi. Oracle, davayı bir üst mahkemeye taşıdı. Davayı kazandı- şimdilik. Temyiz sonucunun gerekçeli kararı 69 sayfa tutuyor. Ama savaş burada bitmiyor.
ETİKETLER : Sayı:972
YORUMLAR
TurkerCanbazoglu 24 MAYIS 2014 / 11:31 0 0
"People" , o da ne? Bizde rte var. her şeye aklı yetiyor. Taksim meydanına ne yapılacağı, anayasanın nasıl yapılacağı, ihalelerin kimlere verileceği, hangi işletmelere lisansların verileceği, vesselam herşeyi biz de tek kişi biliyor ve yapıyor. Biz dünyadan ayrı bir yerde yaşıyoruz. Sesimizi çıkarmadığımız sürece de yaşamaya devam edeceğimiz anlaşılıyor.