Yazarlar 17 HAZİRAN 2013 / 08:25

Gözetim devletlerini gözetlemek...

Hep söylerim: Şeffaf olması gereken, devletler, iktidar odakları, kurumsal yapılardır, bireyler değil. Aksi takdirde demokrasiden söz edilemez. Yurttaşın meşru haklarını iktidarı sürekli denetleyerek koruması gerekir; bilgi özgürlüğü budur. Kendi yurttaşını hukuksuz bir biçimde dikizleyen devlet suç işler; işlediği suçları da karanlıklara gömerek demokratik denetimden azade kalmaya çalışır. O yüzden sızıntı gazeteciliği basın özgürlüğü kavramına gerçek anlamını kazandıran en meşru gazetecilik işlevlerinden biridir.

Bilgi özgürlüğünün değerini toplum olarak tüm hakikatiyle kavradığımız bir dönem yaşıyoruz. Gezi Parkı’ndan başlayıp tüm ülkeye yayılan direniş dalgası, internetin benzersiz imkanlarıyla özgürleşen bilgiden güç alıyor. Bir yandan da polis şiddeti başta olmak üzere yurttaşların demokratik haklarına yapılan saldırılar, binlerce kamera ve tanıklıklarla belgeleniyor, delil niteliği taşıyan görüntüler #delilimvar etiketiyle Twitter üzerinde paylaşılıp internet üzerinde arşivleniyor ve Barolar tarafından suç duyurularında kullanılıyor: http://delilimvar.tumblr.com/ . İktidar gözetim altında ve bu, caydırıcı etkisiyle çoğu zaman hayat kurtarıyor. Başka bir çok ilkin yanı sıra Türkiye deneyimi, direniş ve internetin inovatif kullanımına bu hayati yurttaş gözetimi işlevini de ekledi.

Tam bu sırada, ABD’de gözetim devletinin gözetimi tarihin en büyük casusluk, dinleme, izleme ve fişleme skandallarından birini patlattı. Uzun zamandır takdirle izlediğim gazeteci ve insan hakları savunucusu, hukukçu Glenn Greenwald’ın da içinde olduğu bir grup insan, NSA’in (Milli Güvenlik Ajansı) hukukun sınırlarını aşacak bir biçimde, iletişim altyapısını ellerinde tutan internet ve teknoloji firmalarından internet servis sağlayıcılara ve mobil operatörlere kadar bir çok firmanın veri bankalarına doğrudan erişim sağladığını; gerek kendi yurttaşlarının gerekse ABD yurttaşı olmayan çok geniş bir kitlenin mahremiyet haklarını düzenli olarak ihlal ettiğini ortaya çıkardı. Önce kendi blogunda yazdıklarıyla, sonra Salon.com yazılarıyla, şimdi de İngiliz Guardian gazetesindeki makaleleriyle geniş bir okuyucu kitlesi yaratan Greenwald, gazeteci Ewen MacAskill ile beraber NSA’in PRISM adı verilen çok gizli uygulamayla vahim bir hukuk ihlali gerçekleştirdiğini belgeledi (http://goo.gl/QHgzm; http://goo.gl/69I3D; http://goo.gl/dJdkD; http://goo.gl/b1fQE).

Bu gözetim “önlemi”nin Obama’nın iddia ettiği gibi “yabancı teröristlere” değil, demokratik protesto haklarını kullanan barışçı Occupy eylemcilerine karşı kullanıldığı, hemen hemen tüm eylemcilerin telefon kayıtlarının arşivlendiği de belgelendi (http://goo.gl/KcuzA). Üstelik NSA, İngiltere gibi “müttefik” devletlere de kendi yurttaşlarını fişlemek için “yardım” ediyordu (http://goo.gl/trfBL). Bu tür “yardım”ları başka “müttefik”lerine de yapmadığına inanmak için bir sebebimiz yok!

Sızıntının kaynağı olan Edward Snowden ve haberi yayınlayan her iki gazeteci de NSA’in tehditlerine maruz kaldı (http://goo.gl/qzp33; http://goo.gl/69I3D; http://goo.gl/4cmi3; http://goo.gl/sp3ro). Zaten Greenwald Wikileaks’e verdiği destek yüzünden ciddi tehdit altındaydı ve bu yüzden İngiliz Guardian gazetesinde yazmaya başlamıştı. Ama görüldüğü üzere Obama yönetiminin sızıntı gazeteciliğine karşı açtığı kirli savaş pek de işe yaramışa benzemiyor. Bütün bunların üstüne Anonymous PRISM uygulamasına misilleme olarak Savunma Bakanlığı’nın (DoD) bir çok gizli belgesini yayınladı (http://goo.gl/sK10K; http://goo.gl/oMLFT). Sızıntı gazeteciliğinin haddini aşan yönetimleri hizaya sokmak için ne kadar önemli bir güç, yani bilgi sunduğunu bir kez daha görmüş olduk. Devletlerin kirli sırlarını karanlıkta tutmak için nelere kadir olduğunu da yeniden idrak ettik.

Bu skandal patladığı sırada çoğumuz Gezi Parkı’nda çakan kıvılcımın Türkiye’yi sallamasından dolayı, dünyanın büyük bir bölümü ile birlikte gözlerimizi Twitter’a damgasını vuran Türkiye içeriğine diktiğimizden dolayı (http://goo.gl/EG47u; http://goo.gl/c5OQ3), gereken tepkiyi hemen veremedik belki, ama önümüzdeki dönemde gözetim devletlerinin kirli sırlarıyla daha çok ilgilenmek zorunda kalacağız gibi görünüyor. Çünkü sosyal medya başta olmak üzere İnternet ve mobil iletişimin toplumsal hareketler ve haberleşme özgürlüğü için önemini tüm dünyaya bir kere daha gösteren Gezi Parkı Direnişi, aynı zamanda iletişim hakkımızı devletlerin gayrimeşru müdahalelerinden korumamızın ne kadar önemli olduğuna da işaret ediyor (http://goo.gl/KpSv2; http://goo.gl/3b1ts).

Nitekim direniş bütün hızıyla devam ederken, önce İzmir’de, sonra da Adana’da çok sayıda Twitter kullanıcısı gözaltına alındı. Hukuki temelleri hayli zayıf bu gözaltılar hukukçular tarafından ciddi bir şekilde eleştirildi, Baroların desteğiyle gözaltındakilerin büyük kısmı serbest kaldı (Olayın mahiyetini ve vahametini anlamak için konuyla ilgili önde gelen hukukçularımızdan Yaman Akdeniz ve Kerem Altıparmak’ın basın açıklamasını okumak yeterli: http://goo.gl/j29Z0). Ben bu olayı hükümetin sansürlemek ve denetim altına almakta güçlük çektiği, tamamen erişime engelleyerek tepki almaktan da çekindiği sosyal medyada otosansürü dayatacak bir gözdağı operasyonu olarak okudum.

Ama olayın başka ve daha “teknik” bir boyutu dikkat çekiciydi: Twitter’ın IP başta olmak üzere kullanıcı bilgisini öyle kolay kolay vermediği biliniyor. O halde polis Twitter kullanıcılarına nasıl ulaşmıştı? Aynı günlerde Bakan Binali Yıldırım’ın Gezi direnişini “planladığını” ileri sürdüğü bazı kişilere ait IP numaralarına TİB’in çalışmalarıyla erişildiğini açıklaması da bu denklemi daha karmaşık hale getirdi (http://goo.gl/mvCc7). Eğer bir NSA ve PRISM “yardım”ı işin içinde yoksa, bütün bu IP numaraları bu kadar hızlı bir biçimde nasıl elde edilmişti? Bu konuda bir çok olasılık tartışılıyor: Polis kullanıcı ismi üzerinden giderek bu gözaltıları yapmış olabilir, ya da IP numaralarına başka bir kaynaktan, mesela ISS ve mobil operatörlerin kayıtlarından ulaşmış olabilir (http://goo.gl/gz5ou). Bu ikinci olasılık, 2006’dan beri duyduğumuz bir iddiayı akla getiriyor: TİB ile servis sağlayıcılar arasında daimi bir hattın kurulduğu ve devletin herkesin kullanım verileri içinde cirit atmakta olduğu iddiasını... Buna 2010 yılında TTNET’in karanlık Phorm şirketiyle işbirliği içinde internet omurgasına gömdüğü DPI (derin veri sorgulama) sistemini de ekleyebiliriz tabii. Bu, hukuken mahkeme emri gerekmesine rağmen böyle bir prosedüre ihtiyaç duymadan devletin herkesin her türlü iletişimini canının çektiği gibi izleyebildiği, kaydettiği ve istediğinde kendi vatandaşına karşı kullanabildiği anlamına gelir ki, en az ABD’de patlayan skandal kadar büyük bir skandal olur bu. Umarız Türkiye’de böyle hukuksuz yollar kullanılmıyordur.

Yurttaşın devletini izlemesi, devletin bilgisine sahip olması demokrasinin koşulu. Beri yandan gözetim devletleri herkesin özel hayatına kast ederken kendisi giderek karanlığa gömülüyor. Bilgi özgürlüğünün, sızıntı gazeteciliğinin, yurttaş medyasının ve internetin bundan böyle gündelik, ekonomik, politik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldiği aşikar. Ama beri yandan özel hayatımızı gözetim devletlerinin saldırısından korumak için şifreleme, anonimleştirme, alternatif iletişim kanalları yaratma teknolojileri de hayatımızın bir parçası haline gelecek. Daha önce de söz ettiğim, Wikileaks kurucusu Julian Assange’ın, Türkçeye de çevrilen “Şifrepunk” kitabında dile getirdiği uyarı bütün bu deneyimlerden sonra daha da can alıcı hale geliyor: “’İnternet insan uygarlığına bir tehdittir.’ Assange ve diğer yazarlara göre, ‘şimdiye dek gördüğümüz en tehlikeli totaliterlik kolaylaştırıcısı’ haline getirilen internet, uygarlığımızı hızla küresel bir postmodern gözetim ve denetim distopyasına dönüştürüyor. (...) O halde ne yapmalı? Yazarlar, ‘güçlü şifreleme silahlarına’ çağırıyor. (...) Assange ve diğerleri, “bilgiyi şifrelemek, şifresini çözmekten daha kolaydır” diyor.” (http://goo.gl/zVnvA)

Evet, o halde ne yapmalı? Bir yandan gözetim devletlerini gözetleyip onları demokrasi sınırları içinde tutacak bilgiyi dolaşıma sokarken, diğer yandan da onların hayatımıza tasallutunu boşa çıkartacak teknolojilerle donanmalı. Gücün niceliğine değil niteliğine bakın. Asimetrik güç, aikido’da olduğu gibi, rakibinizin gücünü ona karşı çevirmenize imkan tanıyabilir.

“Cesur Yeni Dünya”ya hoş geldiniz!