Yazarlar 28 NİSAN 2014 / 08:04

PISA Yaratıcı Sorun Çözme

ABD Cornell Üniversitesi, uluslararası iş yönetimi okulu INSEAD ve BM Fikri Mülkiyet Kurumu WIPO tarafından hazırlanan 2013 Küresel İnovasyon İndeksi’nde Türkiye, Sosyal Sermaye başlığı altında, 142 ülke içinde 76. sırada. Alt kırılımlara baktığımızda şunu görüyoruz: Eğitim (kalitesi) başlığı altında 102. sıradayız (Global Innovation Index).
Artık, herkesin kanıksadığı ve önemsemediği bu durum, Aralık 2013’te açıklanan PISA 2012 sonuçlarına dair ince ayar araştırmalardan biriyle tekrar ortaya çıktı. PISA, çok sayıda değişkende, OECD ülkelerindeki 15 yaş çocuklarda matematik, fen, okuduğunu anlama ve muhakeme yürütme (yetersiz Türkçe sözcükle “düşünme”) yeteneklerini ölçüyor. Ama bunlardan başka konulara da bakıyor. Bütün bu yetenekleri, 15 yaşındaki çocuk “nasıl” çözüyor? Yaratıcı sorun çözme yeteneği ne kadar? Ve bu, nasıl çalışıyor?
PISA’nın, “esas” bulgularının yanı sıra bu ikincil bulgular da yine ağır ciltler halinde yüzlerce grafik ve istatistik tabloyla yayınlanıyor. 250 sayfalık yeni 5. cildin adı: “Yaratıcı Sorun Çözme. Öğrencilerin, gerçek yaşam sorunlarına çözüm arama becerileri.”
Türkiye sonuçlarına bakıyoruz:
En yüksek puan Singapur’un: 562. Türkiye: 454 puanla 44 ülke arasında 34. sırada. OECD ortalaması: 500. Türkiye, bu ortalamanın altında.
PISA 2012’nin “esas” ölçütlerini tekrar hatırlayalım: Genel puanlamada 65 ülke arasında Türkiye 45. Matematik’te 44. Okuma anlama becerisinde 42. Fen bilgisi becerisinde 43.
Milli eğitim, istikrarsızlık ve deneme-yanılma alanı olarak kaldıkça, ve eğitimin çağdaş içeriğe sahip olmasından ziyade “doğru yanıtı bulmak” amacıyla kutu işaretleme becerisi (!) öğretildikçe, sosyal sermayemiz erozyona uğramaya devam eder.

 

Bilmediğimiz bilinmeyenler

George W. Bush dönemi (Ocak 2001-Ocak 2009) Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, konuşmalarını “şiir gibi” süsleyen ilginç bir siyasetçiydi. 12 Şubat 2002 Savunma Bakanlığı basın toplantısındaki şu sözleri, Bush Yönetimi’nin “açıklık-saydamlık” konusundaki görüşünü yansıtıyor:
Halen bildiğimiz bilinenleri biliyoruz.
Bildiğimizi bildiğimiz şeyler var.
Bilinmeyen şeyler olduğunu da biliyoruz.
Demem o ki, bilmediğimiz başka şeyler olduğunu biliyoruz.
Ancak, bilinmeyen “bilinmeyenler” de vardır.
Bizim bilmediklerimiz.
Bilmiyoruz.
Savunma Bakanı’nın bilmece gibi sözleri, “nelerin bilindiği, nelerin bilinmediği, nelerin ise bilinemeyeceği” ayrımını göstermesi bakımından önemli. ABD gibi bir “açık toplumda” bile, saydamlık “bir yere kadar.”
Bu sözlerden on yıl sonra Wikileaks Olayı, “neleri kimlerin bildiğini, nelerin nasıl gizlendiğini, nelerin nasıl asla açıklanmamak üzere saklandığını” bütün dünyaya gösterdi. Edward Snowden’le göstermeye de devam etti. 9/11 saldırısını izleyen on yılda, resmi verilerin gizliliğinin ne kadar saklanabileceği tartışmaları artarak sürdü. Ve bu konu hiç bitmeyecek.
Bir yanda, hükümetlerin, veriyi saklama ihtiyacı ve isteği, öte yanda, çoğalan veriyi “işe yaratmak” amacıyla girişilen çabalar, birbirine zıt durumlar. Kamu verisini, kendi tanımladığı sınırlar içinde açan refah ülkeleri var, ama açmayan ülkeler de var. Açanlar, vatandaşlarına, kendi sınırladıkları çerçevede bu veriyi kullanma fırsatı veriyor. Böylece ortaya, bütün vatandaşlara yararlı uygulamalar çıkıyor. Açmayanlar için, zaten vatandaşlara yararlı uygulama varmış-yokmuş kaygısı, derdi yok. Onlar, açık verinin nimetini henüz anlamış değiller.
Türkiye, elbette ki “kapalı veri”ci. Her ne kadar açık veriye izin verme yönünde resmi girişimler olduysa bile, arkası gelmiş değil. Bu durumda, özel ve pek sınırlı tanımlarla “Açık veri yararlıdır, bakınız şu örneklere” demek, tek tük girişimcilere kalmış durumda. 1-2 Kasım 2013’te İstanbul’da, AB destekli CitySDK projesi çerçevesinde yapılan ilk hakaton (hackhaton) için İstanbul Belediyesi bazı ulaşım verilerini “açmıştı.” Hakatona katılan gençler, kısacık sürede İstanbul için bilişim çözümleri ürettiler. Şimdi benzer bir hakaton 8-11 Mayıs’ta: Yine belediyenin ulaşım verileriyle İstanbul Akıllı Şehir Hackathon’u... Y-Kuşağı arkadaşlar, CitySDK uygulamalarıyla, algılayıcı bazlı veriler, sosyal medya verilerini de kullanan ImonaCloud Platformu’nu kullanarak İstanbul için akıllı uygulamalar geliştirecek. Belki bu girişimler, kamuya, veri saklamanın değil, veri açmanın önemini azıcık gösterir?

Parmak ucunda iletişim

Oscar’da en özgün senaryo dalında ödül alan “Her/Aşk” filmindeki “özgünlük” orta vade bile değil, birkaç hafta/ay içinde özgünlük olmayacak. Filmde ana karakter, gözle görülmeyen, ama sürekli sesi duyulan “telefon uygulaması” Scarlett Johansson’du. Hanımın buğulu, genizden, muzip ve davetkar sesini, esas oğlan gece gündüz duya duya sese aşık oluyordu. Ama sadece sese değil, uygulamanın ileri düzey yapay zekâsına da... Ne yazık ki, 6 bin abone daha bu uygulamayı kullandığı için o sesin 6 bin daha aşığı vardı! Esas oğlan için büyük bir pürüz.
Filme eksen olan bu “kulaktan iletişim” durumu, hızla gerçekleşme yolunda. 2018’de sadece kulak içi iletişim pazarının 5 milyar doları aşacağı hesaplanıyor. İletişimin yanı sıra, kişinin vücut hareketlerini kayda geçirmek için de, bilek yerine kulak içi daha güvenli görülüyor. Spor ve sağlık denetiminde kullanımı henüz yeni olan “bilekten ölçer,” kısa sürede MP3 ve iPod gibi “bir zamanlar kartaldı” olacak.
Japon tasarımcı Kazuhiro Taniguchi, “The Ear Switch” (Kulak Çevirgeçi?) adını verdiği düzenekle, bilimkurgu film setini gündelik hayatımıza taşıyacak isimlerden sadece bir tanesi. Bluetooth kullanan kulak tıpası (!) bir akıllı telefonla (zaten başka türlüsü mümkün mü?) 4 GB hacimli müzik deposunu kulağa sokuyor. Bu iş için Google Gözlüğü’nün uyarlanmış bir biçimi de işin içinde. Kabloya gerek kalmadan, müziği havadan dinlemek mümkün olacak. Daha ileri bir aşamada, iletişim de...
Zaten Nokia FIT, işaret parmağına telefonu yüksük gibi yerleştirdi bile.
ETİKETLER : Sayı:969