Yazarlar 29 HAZİRAN 2015 / 07:44

TEKNO-POLİTİK

BİREYSEL


MERHABA ROBOT

Uluslararası ilişkiler ve gelişmeler alanında belki de dünyada en saygın dergi olan Foreign Affairs’in Temmuz/Ağustos sayısının kapak konusuydu “Hi, Robot.” Yapay zeka ve otomasyon konularındaki gelişmeler sonucu, bireyin işi ve günlük yaşamı, hatta kendimize yakıştırdığımız “insan” tanımımız nasıl etkilenecek? Foreign Affairs dergisinin, çağımızın bu önemli sorularına yanıt arayan makaleler yayımlaması ilginç bir gerçeği önümüze koyuyor: Bu konular artık teknoloji veya bilim kurgu alanındaki kitap ve dergileri aşmış durumda. Firma ve ülke yönetimlerini, dolayısıyla toplumu da yakından ilgilendirmesi gereken konular haline geldi. Foreign Affairs’de çıkan yazıları aşağıda özetliyorum.

MİT Bilgisayar Bilimi ve Yapay Zeka Laboratuvarı direktörü Daniela Rus’a göre, her yerde her zaman adeta kendini hissettirmeden var olmayı bilgisayarlar (örneğin, cep telefonlarımız) nasıl başardıysa, yakın bir gelecekte robotlar da bunu başaracaktır. Rus, robot teknolojisinin bugün hangi noktada olduğuna ve bu teknolojinin daha da gelişmesi için hangi alanlarda ArGe ihtiyacı olduğuna geniş yer vermiş. “Bireyin kendisine ayıracağı zaman artacak, robotlar yardımcısı olacak” tür klişeler dışında, bireyin yaşam ve durumunun nasıl değişeceğine değinmemiş.

Daha önceki yazılarımda değindiğim “The Second Machine Age” başlıklı yeni ve önemli kitabın yazarları, MİT’de işletme ve ekonomi profesörleri Erik Brynjolfsson ve Andrew McAfee, robot ve otomasyon teknolojilerindeki gelişmeler sonucu, bireyin eşi görülmemiş bir döneme girdiğini iddia ediyor. Giderek, birçok işin yapılmasında insan gereksizleşiyor, dolayısıyla işsiz kalıyor ve ekonomik eşitsizlik hızla artıyor. Bu iki yazarı tekno-optimist gören Financial Times gazetesinin ekonomi yorumcusu ve şefi Martin Wolf ise, yeni teknolojilerin abartıldığını iddia etmekle beraber – örneğin, sürücüsüz otomobil önemli bir teknoloji olabilir ama otomobilin ortaya çıkışından daha önemlidir denemez diyor – işsizlik ve gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderek daha da kötüleşeceğini kabul ediyor. Fakat, Wolf’a göre, bu yeni bir sorun değil. Sanayi devriminden sonra bundan daha kötüsü zaten yaşanmış ve üretilen politikalarla üstünden gelinmişti. Dolayısıyla, sonuç olarak durumu şöyle özetliyor: Teknolojik gelişmenin insan için olumsuz sonuçlar yaratması bir kader değildir. Sonuçları belirleyen teknoloji değil, ekonomik ve politik kurumlardır. Dün olduğu gibi bugün de, teknolojinin olumsuz sonuçlar yaratması, değişimi iyi yönetememekten kaynaklanmıştır.

Her ne kadar Brynjolfsson ve McAfee ile Wolf, robot ve otomasyon teknolojilerinin boyut ve önemi konusunda farklı düşünüyor olsalar da, bireyin durumunu etkileyen ciddi bir değişim olduğu ve bu değişimi yönetecek ekonomik ve toplumsal politikaların gerekli olduğu konusunda görüşleri birleşiyor. Bu politikaların neler olabileceği üzerine Wolf, gelir dağılımı düzeltilmeli gibi genel birkaç görüş sunarken, Brynjolfsson ve McAfee daha somut saptamalar yapıyor ve önerilerde bulunuyor. Ayrıca, teknoloji-insan çelişkisinde teknoloji daha üstün olsa bile, insanın kendi aleyhine bir sonucu gerek siyasi seçimlerde vereceği oy ile gerekse başkaldırarak – “Occupy Wall Street” örneğinde olduğu gibi – önleme gücü olduğuna işaret ediyor.

“Robots Future” kitabının yazarı, Carnegie Mellon Üniversitesi’nde robot teknolojisi profesörü Illah Reza Nourbakhsh ise robotların ortaya çıkardığı etik ve hukuki sorunları ortaya koyuyor. Akıllı bir robotun tasarlayanı var, sonradan bu robotun yeni şeyler öğrenerek “kendini geliştirdiği” bir çevre var ve bir de sahibi var. Şimdi, bu robot birisine veya etrafına bir zarar verirse veya mahremiyet ihlali yaratırsa, bundan kim sorumlu olacak? Böyle bir zarar ve sakıncaların önlenmesi nasıl sağlanabilir? İşte bu soruların şu anda yanıtı olmadığını örneklerle gösteren Nourbakhsh’nin, iki somut önerisi var: Robot tasarımı aşamasında çalışan mühendislerin güçlü bir etik eğitimi alması ve yasaların gözden geçirilmesi.

Dijital Çağ’da sosyal politikalar nasıl olmalı? Otomasyon ve robotlar nedeniyle, işgücünün değişen ortamına, refah devleti nasıl adapte olabilir? Avrupa’dan Nicolas Colin ve Bruno Palier bu soruları yanıtlamaya çalışıyor. Dijitalleşmenin ekonomi ve istihdama en önemli etkisi olarak, yazarlar, artık kalıcı, sabit bir işin giderek azaldığını ileri sürüyorlar. Birey, farklı işyerlerinde farklı zamanlarda farklı iş yapma, arada bazen işsiz kalma durumuyla karşı karşıya. Bu durumdaki bireye sosyal güvenlik sağlamak için üç alternatif politika uygulanabilir: (1) Devletin, koşulsuz olarak her bireye asgari geçim için bir aylık bağlaması; (2) Devletin, her bireye bir iş sağlaması; (3) Devletin, işi olsun veya olmasın, her bireye sağlık, eğitim, ev ve benzeri temel hizmetleri karşılıksız sağlaması. Yazarlar, özellikle Danimarka ve Hollanda’da başarılı uygulaması olduğunu iddia ettikleri üçüncü politikayı savunuyorlar.

KÜRESEL

 ABD’DE KATILIMCI DEMOKRASİNİN İKİ YENİ ZAFERİ

Telekom sektöründen gelip FCC’nin (Türkiye’deki BTK benzeri kuruluş) başkanı olarak atanmış olan Tom Wheeler, geçen sene internette ağ tarafsızlığı kuralını esnetme niyetini açıklayınca Amerikan toplumunda kıyamet koptu. Yaklaşık 4 milyon kişi e-posta ile Wheeler’ın bu niyetine karşı çıktı. Bu toplumsal baskı karşısında, Obama da ağ tarafsızlığının korunması gerektiğini, bağımsız FCC’ye bir öneri olarak iletti.

Ağ tarafsızlığı, telekom firmalarının ve internet servis sağlayıcılarının oluşturacakları öncelikli internet hatlarını ve buradan elde edecekleri geliri engellerken, içerik sağlayıcı internet firmalarının olduğu kadar tüketicilerin de çıkarınadır. Aylar süren yoğun lobi faaliyetleri ve tartışmalar sonunda kazanan, tüketiciler oldu ve FCC Şubat sonunda güçlü bir ağ tarafsızlığı düzenlemesi getirdi. Beklendiği gibi, güçlü finans ve avukatlara sahip telekom firmaları bu düzenlemeyi dava etti. Karşısındaki sivil toplum kuruluşları toplumdan topladıkları parayla tuttukları avukatlarla ağ tarafsızlığını mahkemede savundu. 12 Haziran’da mahkeme ağ tarafsızlığı karşıtlarının iddialarını reddetti. Böylece, toplum kazanmış oldu.

Bir diğer önemli gelişme de NSA’nın tüm dünyada yaptığı gözetlemeleri ve bunları Haziran 2013’de ortaya döken Edward Snowden ile ilgili. İki yıldır ABD’de bu konu tartışılıyor. Tartışmalarda, kanunlara göre Snowden’in yaptığının vatana ihanet olduğu cılız kalırken, yoğun eleştirilerin odağına NSA’nın aşırı yetkileri yerleşmişti. Bu toplumsal tepki, Haziran başında sonuç verdi. NSA’ya terörizmle mücadele amacıyla aşırı yetkiler vermiş olan Patriot Act’in (Vatanseverlik Yasası) önemli bir kısmının 1 Haziran’da süresi dolunca, yerine 2 Haziran’da çıkartılan Freedom Act (Özgürlük Yasası) ile NSA yetkileri sınırlandı. Hemen arkasından da, Snowden’e af getirilmesi tartışılmaya başlandı.

Bu gelişmeyi karikatür çok güzel açıklıyor. Patriot Act’den dolayısıyla NSA’nın dev gözetlemesinden kurtulan Amerikalılar, Freedom Act’e rağmen hala firma gözetlemeleri ve diğer mahremiyet ihlalleri altında. Yani, gözetleme ve mahremiyet ihlallerine karşı mücadele devam ediyor.

Önemli bir not: Yukarıda kullandığım “toplum” kavramına bir açıklık getirmek zorundayım. Ne zaman “toplumsal baskı”dan söz etsem, “bizim halk cahil/ilgisiz” tür bir karşık alıyorum. ABD’de yukarıda iki yeni örneğini verdiğim toplumsal baskıyı oluşturanlar genel halk kitlesi değil, okur-yazarlar, aydınlar, kanaat önderleri, onun bunun güdümünde olmayan medya ve sivil toplum kuruluşlarıdır.

Osman Coşkunoğlu

ocoskunoglu@gmail.com

https://twitter.com/osmancoskunoglu

www.facebook.com/osman.coskunoglu

www.coskunoglu.org

 
ETİKETLER : 1028